Yazarın izniyle, Kübalı film yönetmeni Javier Gómez Sánchez'in bu makalesini, Küba Devrimi'nin geleceği hakkındaki tartışmaya çok ilginç bir katkı olarak gördüğümüz için yeniden yayınlıyoruz.
Küba'daki gelişen durum hakkında ek bağlam için, marxist.com'da yayınlanan aşağıdaki makaleleri okumanızı öneririz.
- Faced with unbearable imperialist pressure, Cuba moves towards capitalist restoration
- CIA director visits Havana as US imperialism ramps up blackmail against Cuban Revolution
- The Cuban Revolution is facing its most dangerous period ever
- Armed incursion against Cuba by Florida-based terrorists leaves four dead
[Orijinal olarak Brecha'da yayınlanmıştır]
Son yıllarda ortaya çıkan özel girişimci kesimler ve bunların düşünsel koordinasyonunu sağlayan ağlar, Küba'da yeni bir siyasal güç odağı hâline geldi. Hükümet bürokrasisi ve teknokratik kadrolarla bütünleşmeleri sayesinde, krizleri kendi çıkarları doğrultusunda kullanarak bu çıkarlara hizmet eden dönüşümleri hayata geçirme kapasitelerini giderek artırdılar.
Devlet Konseyi tarafından kısa süre önce "toplumsal dönüşümler" başlığı altında açıklanan 176 "önlemin" temelini, gerçekte bu uygulamalardan kazanç sağlayabilecek sermaye seçkinleri grubunun uzun süredir hayata geçirilmesini talep ettiği düzenlemeler oluşturmaktadır. Bu önlemler arasında özel bankacılığın yasallaştırılması, akaryakıt satışının özel sermayeye açılması, zarar eden devlet işletmelerinin tasfiyesi (altyapıları ve faaliyetleriyle birlikte özelleştirilmeleri), devlet işletmelerinin anonim şirketlere dönüştürülmesi ve bunların özel sermaye tarafından devralınmasının önünün açılması yer almaktadır.
Bu önlemler olağan koşullar altında bu denli kolay gündeme getirilemezdi. Fakat, Küba toplumunun COVID-19 salgınından bu yana içinde bulunduğu kesintisiz şok hâli; özellikle de ocak ayından itibaren ABD'nin Venezuela'ya yönelik saldırısı, petrol ablukası ve askerî müdahale tehditleriyle daha da derinleşen bu süreç, Küba'da sosyalizmden kapitalizme geçişi hedefleyen politikaların uygulanmasının önünü açtı.
Bu önlemlerin uygulanmasını zorunlu kılan, ABD'nin saldırganlığının tırmanması değildir. Çünkü bu düzenlemeler zaten uzun süredir hazırlanmaktaydı. Belirleyici olan, söz konusu saldırganlığın yarattığı şok ortamının, bu politikaların hayata geçirilmesi için uygun koşulları oluşturmasıdır.
Raúl Castro'nun öncülüğünde 2011 yılında başlatılan reformlardan bu yana geçen yaklaşık on beş yıllık süreçte hedef, sosyalist devlet ekonomisi ile kapitalist piyasanın bir arada varlığını sürdüreceği karma ekonomi modelini kurmaktı. Ne var ki ABD'nin ekonomik ablukası altındaki Küba devleti, bizzat bu reformların ortaya çıkardığı kapitalist güçleri denetim altında tutmayı başaramadı ve en sonunda bu güçlerin baskısına yenik düştü.
Özel sermaye çevreleri; yolsuzluk, aile bağları ve yönetici kadrolarla kurdukları kişisel ilişkiler aracılığıyla, devlet aygıtına ve Küba Komünist Partisi'ne (PCC) giderek nüfuz etti. Bunu yaparken ideolojik çözülmeden, saflıktan ve sosyalist hareketin abluka karşısındaki güçsüzlüğünden yararlandılar.
Bu sermaye çevreleri, "Gurular" ya da ("Chicago Boys"a gönderme yapılarak) "Havana Boys" olarak anılan liberal iktisatçılar grubuyla eşgüdüm içinde hareket ederek etkili bir özel medya aygıtı oluşturdu. Bu çevreler yıllardır özelleştirmeyi, devletin tasfiyesini ve sosyalizmin çözülmesini öngören önerileri, bunları birer "çözüm" gibi sunarak gündeme getirmektedir. Bütün bunlar, sosyalizmi hâlâ savunmaya devam eden devrimci, komünist ve Fidelci taban kadrolarının varlığına rağmen gerçekleşmektedir. Ancak bu kesimler artık tükenmiş, ezilmiş, hareket alanı bırakılmamış ve her şeyden önemlisi, siyasal önderlikten yoksun bırakılmış durumdadır.
Cumhurbaşkanı ve aynı zamanda PCC Birinci Sekreteri, özel sektörün ve onların çıkarlarının eleştirel olmayan bir savunucusu haline gelerek yeni politikaların "sosyalizmi kurtaracağını" sürekli yinelemektedir. Buna karşılık özel sermayenin basın organları, daha önce üzerini örtmeye çalıştıkları "geçiş" kavramını artık açıkça kullanmakta ve toplum içinde ortaya çıkacak "kazananlar" ile "kaybedenler" sürecinin nasıl yönetileceğini tartışmaktadır.
Halk İktidarı Ulusal Meclisi, kendisine yalnızca bir gün önce sunulan bu belgeyi onaylamak üzere tek oturumluk bir toplantı gerçekleştirdi. Bu kısa süre içinde, 176 önlemden herhangi birine karşı tek bir değişiklik önergesi dahi sunulmadı. Oysa hükümetin özel şirketlerinden vergileri gerektiği gibi tahsil edememesi nedeniyle büyük bir bütçe açığının ortaya çıktığı bir dönemde, halktan katma değer vergisi alınmaya başlanmasına ilişkin tek bir karar bile normal koşullarda günler sürecek yoğun tartışmaları gerektirirdi.
2008 reformlarının başlangıç süreci etrafında yürütülen tartışmalar ile 2019 Anayasası görüşmeleri arasındaki dönemde, Ulusal Meclis kapitalist dönüşüm eğilimlerine karşı en belirgin direnişini sergiledi. Ancak o tarihten bu yana, parlamento kürsüsüne bürokrasinin desteğini arkasına alan ve her oturumda düzenli olarak söz hakkı tanınan sermaye sahibi milletvekillerinin sahte yurtseverlik söylemi hâkim oldu. Devlet televizyonu ile resmî basın da bu söylemleri haberlerinin ve gazete manşetlerinin merkezine yerleştirdi.
Bir süredir, bu geçiş sürecine yönelik her türlü muhalif tutum, resmi medyada sansüre uğruyor. Son açıklanan önlem paketi karşısında eleştirel yazılar kaleme alma cesaretini gösterebilen az sayıdaki kişi ise bu yazıları yabancı basında yayımlamak zorunda kaldı. Kübalı aydınların önemli bir bölümü ya kamusal alanda sessiz kalmayı tercih etmekte ya da geçiş düşüncesinin etkisi altına girmiş bulunmakta. Küba dışındaki kapitalizmi eleştirmekten geri durmayan bu kesim, konu ülke içindeki kapitalist dönüşüme geldiğinde sessiz kalmayı tercih ediyor. Dahası, bürokrasinin uyguladığı ödül ve ceza sistemi aracılığıyla denetim altında tutuluyor.
Son yıllarda, ABD'nin Küba'yı içeriden istikrarsızlaştırma stratejisinin bir parçası olarak, ablukanın yanı sıra Küba hükümeti de bir tür kirli savaşın içine sürüklendi. ABD, Küba'daki siyasi tutuklulara ilişkin istatistikleri uluslararası alanda bir koz olarak, adeta satranç tahtasındaki taşlar gibi kullanıyor. Üniversiteler ise, ABD'nin mali desteği ve siyasi himayesiyle hareket eden sansüre uğramış sanatçılar ile "bağımsız" gazetecilerin şikâyetleriyle adeta kuşatılarak, yumuşak darbe girişimlerini andıran süreçlerin etkisi altına girdi.
Öte yandan, kamuoyunda çok gürültü çıkaran ancak çok az şey başaran muhalifler hakkında davalar açılmış, bazıları hapsedilmiş, bazıları ise ülkeyi terk etmeyi "daha az kötü" bir seçenek olarak görmeye zorlanacak ölçüde baskıya maruz bırakılmıştır. Böylece "sürgün" olgusu yeniden üretilmiştir. Ardından, bu kişilerin faaliyetleri ve mali bağlantıları devlet televizyonunda yayımlanan programlarda kamuoyuna ifşa edilmiştir
Buna karşılık, kapitalist restorasyonun ve özelleştirmenin ideolojik savunuculuğunu yapan serbest piyasa guruları, üniversite etkinliklerine davet edilmeleri ve kitap yayımlarına sağlanan mali destekler aracılığıyla aynı ABD çıkar çevreleri tarafından desteklenmelerine rağmen, kamuoyuna saygın iktisatçılar, akademisyenler ya da masum girişimciler olarak sunuluyorlar. Oysa bu kişiler, gerçekte oldukları gibi, ablukanın düşünsel ve sermaye ayağını oluşturan aktörler olarak gösterilmiyor.
Kamuoyunun dikkati sokak protestolarına ve Miami'den silah yüklü eski bir sürat teknesiyle gelen gruplara çevrilmişken, çok daha güçlü bir karşı devrim sessizce kendi toplantılarını düzenliyordu. Yüzlerce kişinin katıldığı bu buluşmalar için Havana'nın en modern otellerinde salonlar kiralanıyor, özel sermaye forumları gerçekleştiriliyordu. Büyük olasılıkla, ve bu durum tarihe de böyle geçecektir, o dönemde Küba Devrimi'ni fiilen sona erdirecek sürecin asıl failleri olan kişiler, Devlet Güvenliği tarafından hiçbir zaman sorgulanmadılar.
Bu yıl, Küba sosyalizminin tarihsel lideri Fidel Castro'nun doğumunun yüzüncü yılına denk geliyor. Onun ünlü sözlerinden birini uyarlayacak olursak, fikirleri de sanki tam yüzüncü doğum yılında ölüme terk edilmiş gibi görünüyor. Nitekim Castro'nun "Değiştirilmesi gereken her şeyi değiştirin." sözü, bugün Küba'nın kapitalizme geçiş sürecini yönlendirenler tarafından kendi politikalarını meşrulaştırmak amacıyla gasp edilmiştir.
Bugün Küba'nın önündeki temel soru, ekonomik modelden çok siyasal modele ilişkindir. Tek parti sistemi, seçim sistemi, hak ve özgürlüklere getirilen tartışmalı sınırlamalar ile siyasal modelin diğer birçok unsuru, bir dönem sosyalizmin güvencesi olarak görüldükleri için kaçınılmaz kabul ediliyordu. Peki, model artık sosyalist değilse, bu kurum ve uygulamalar varlığını sürdürebilir mi? Çin ve Vietnam'ın aksine, hükümetini devirmeye yönelik sürekli dış baskılarla karşı karşıya bulunan Küba gibi bir ülkede, ekonomik dönüşümlerin siyasal dönüşümleri beraberinde getirmeyeceğini varsaymak mümkün müdür? Kültürel ve ekonomik güç bir kez yitirildiğinde, siyasal iktidar korunabilir mi?
Ancak iktidar da madde gibi, yok olmaz; yalnızca biçim değiştirir. Geleneksel bürokrasinin yeni ekonomik güçlerle bütünleşmesi, toplum üzerindeki eski fakat hâlâ işlevini sürdüren denetim mekanizmalarını kullanarak, anti-emperyalist sosyalizmin yerini milliyetçi bir kapitalizme bırakmaya yönelebilir. Ne var ki böyle bir dönüşüm dahi ABD’yi tatmin etmeyecektir.
Bu denklemde göz ardı edilemeyecek bir diğer unsur ise, ülke içinde giderek daha kırılgan hâle gelen ve giderek daha fazla polis müdahalesiyle kontrol altında tutulmaya çalışılan toplumsal ortamın merkezindeki halktır. Hükümet tarafından giderek daha az temsil edildiğini hisseden devrimin geleneksel toplumsal destek tabanında, bu sürecin yarattığı etkiler de göz ardı edilemez.
Bugün Küba'daki temel değişim, siyasal iktidarı elinde tutanların artık ekonomik iktidarı elinde bulundurmamasıdır. Eğer kesin olan bir şey varsa, o da artık sirki yöneten kişinin sirkin sahibi olmadığıdır.




