Cumartesi günü Fransa’da gerçekleşen kitlesel eylem dalgası, ülkeyi sararak Macron hükümetinin yüreğine korku salan bir hareketin daha militan bir aşamaya evrilmesiydi. Acımasız baskılara rağmen işçiler ve gençler, giderek artan sayılarla harekete geçmeye devam ettiler. Cesur ve devrimci bir programla bu eylemler, yalnızca nefret edilen hükümeti değil, tüm çürümüş sistemi yıkma potansiyeline sahip.
Uluslararası kapitalist basında, Fransa’yı sarsan “şiddetli isyanlar” hakkında çok şey yazıldı. Ancak aynı basın, Fransız egemen sınıfının her gün uyguladığı şiddetten ya da ülkedeki çökmekte olan eğitim sistemini ve kötüleşen yaşam koşullarını protesto etmek için sokağa çıkan barışçıl gençlerin maruz kaldığı şiddetli baskıdan hiç bahsetmiyor.
Cumartesi günü 17 yaşındaki bir genç, bir polis memurunun kendisine "kalabalık kontrolü" amaçlı bir el bombasıyla ateş etmesi sonucu sağ elini kaybetti. Bu, son iki hafta içinde elini kaybeden ikinci eylemci oldu. Üstelik bu durum; görme kaybı, parçalanmış çeneler ve daha pek çok sayısız vahşi yaralanmanın yanı sıra gerçekleşti.
Sağcı basın, yaşanan provokasyonlardan da hiç söz etmiyor: Görgü tanıkları, cumartesi sabahı eylemciler barışçıl bir şekilde toplanmışken, beklenmedik bir biçimde göz yaşartıcı gaz ve tazyikli su kullanıldığını aktardı. Ayrıca, acil durum araçlarına taş attıkları için eylemciler tarafından müdahale edilen, polis oldukları açıkça belli olan provokatörlere dair görüntüler dolaşıyor. Fransız devleti, cumartesi günü tanık olduğumuz sahneleri kasıtlı olarak kurguladı.
Fransız egemen sınıfı şu an büyük bir kaygı içinde. Macron dün gece televizyonda yaptığı konuşmada, bir yandan bazı göstericilerin “meşru şikâyetlerini” ikiyüzlü bir tavırla kabul ederken, diğer yandan “aşırı sol gruplardan gelen ve aralarına pek çok suçlunun da katıldığı ayaklanmacıları” kınadı. Bu, hareketi bölmek ve polis baskısını yoğunlaştırmayı haklı çıkarmak için yapılan panik dolu bir girişimdir.
Aşağıda, Devrimci Komünist Parti’den (Parti Communiste Révolutionnaire) Jérôme Métellus’un, Cumartesi günü yaşanan olayları ayrıntılı olarak ele alan ve önümüzdeki görevleri açıklayan güncel analizini yayımlıyoruz.
[Fransızca orjinali: marxiste.org]
17 Ekim’deki eylem, enerjisi, kararlılığı ve mücadele ruhunu tüketmekten henüz çok uzak olduğu aşikâr olan bir hareketin gelişiminde önemli bir dönüm noktasını temsil ediyor.
Z kuşağı -okul öğrencileri, üniversiteliler, genç çalışanlar ve işsizler- yürüyüşlere damgasını vurarak bulaşıcı ve radikal bir hava kattı. Daha yaşlı işçiler de yoğun bir katılım gösterdi. Eylemde, ekonominin her sektörü ve ülkenin hayati taşıyan her bir gücü temsil ediliyordu.
Basında yer alan rakamlar, ülke genelinde 500.000 ila 800.000 kişi olmak üzere, hareketin boyutunu hafife alıyor. Özellikle Paris'te eylemin resmi güzergahına bitişik sokaklar bile insanlarla dolup taşıyordu. Bütün mahallelerde slogan ve tezahüratlar yankılanıyordu. Yerel halk, evlerinden veya dükkanlarından çıkarak, isyan halindekilerin yarattığı bu elektrikli atmosfere katıldı. Bu kadar kaynayan bir insan kitlesini doğru bir şekilde saymak için, kaba bir tahmin yapabilmenin yanı sıra kullanılan yöntemi de gerçekten bilmek isteriz!
Birçoğu sarı yelek giymiş olan pek çok eylemci, mizah ve hayal gücüyle dolu pankartlar taşıyordu. Talepleri, kelime oyunları ve mizahları; hükümete, aşırı zenginlere, onların devletine, polisine ve sistemine yönelik köklü bir reddedişte birleşiyordu. Pankartların birçoğu, Fransız halkının büyük devrimci geleneklerine, özellikle de 1968 Mayıs’ına ve 1789–94 yıllarındaki Büyük Fransız Devrimi’ne gönderme yapıyordu.
Son haftalarda yaşanan polis şiddeti herkesin aklındaydı. En yoksul mahallelerden gelen gençler, çok uzun zamandır her gün maruz kaldıkları ırkçılık, taciz ve şiddetin faili olan polis teşkilatına karşı koymaya hazırlanıyorlardı.
‘ACAB’ sloganı, dile getirilir getirilmez, daha birkaç hafta öncesine kadar varlığından ya da anlamından habersiz olan yüzlerce eylemci tarafından benimsendi.
‘Şiddet’: hükümetin çifte standartları
Halkın temel taleplerine yanıt verme niyetinden bütünüyle yoksun olan hükümet; "aşırı", "benzeri görülmemiş" gibi ifadelerle tanımladığı "kentsel şiddet"i kınama ritüeline daha da gömülüyor. Buna karşılık Macron, Lecornu, Nuñez ve benzerleri, polis şiddetini son derece "orantılı" buluyorlar. Halk ayaklanmasının kökeninde yatan ekonomik ve sosyal şiddete gelince; bu konuda tek bir söz etmiyorlar ve buna eğilmek gibi bir niyetleri de yok.
12 Ekim’de, Action Against Hunger (Açlığa Karşı Eylem) örgütü tarafından yayımlanan bir rapor, Fransa ana karasında yedi milyon yetişkinin gıda güvensizliğiyle karşı karşıya olduğunu ortaya koydu. Bu durum, 18-24 yaş grubundakilerin yüzde 25’ini etkiliyor. “Eşi benzeri görülmemiş” ve “aşırı” nitelikteki bu toplumsal şiddet, zenginleri ve iktidar sahiplerini zerre kadar harekete geçirmiyor; aksine, kamu harcamalarında ve sosyal yardımlarda daha da sert kesintiler yapmaya hazırlanıyorlar.
İktidardakiler, ellerini vicdanlarına koyarak “barışçıl” bir şekilde gösteri yapma hakkını savunduklarına yemin ediyorlar. Ancak aynı zamanda Macron, Lecornu ve tüm klikleri, acımasız bir polis baskısı örgütlüyor ve hiçbir talebi karşılayamayacaklarını ilan ediyorlar.
Başka bir deyişle halktan; hor görülmeyi, sömürülmeyi, yoksullaştırılmayı ve baskı altına alınmayı “barışçıl” bir şekilde kabullenmesi bekleniyor. Zaten genellikle olan bu değil mi? Evet, ancak bu kez kitleler bunu artık kabul etmiyor; somut yanıtlar talep ediyorlar. Aksi takdirde ise “zenginlerin hükümeti”nin devrilmesini istiyorlar. Mevcut durumun özü budur.
Şimdi ne olacak?
Tıpkı 13 Mayıs 1968’deki 24 saatlik genel grevde olduğu gibi, harekete geçen gençler ve işçiler tüm işçi sınıfına güçlü bir mesaj gönderdiler. 1968’de, 13 Mayıs günü sergilenen bu güç gösterisi, bir hafta içinde ekonomiyi bütünüyle felce uğratan ve burjuva devletin tüm kurumlarını sarsıntılı bir belirsizliğe sürükleyen süresiz grevler dalgasının başlangıç noktasını oluşturdu.
Önümüzdeki gün ve haftalarda bu hareket, 1968 baharındakine benzer bir devrimci yola girebilir. 17 Ekim, bu yönde atılmış çok net bir adımdı. Öfke ve mücadele azmiyle kaynayan bir ülkede, büyük şirketlerdeki işçilerin örnek teşkil edip inisiyatif alması, süresiz grevlerden oluşan güçlü bir hareketin fitilini ateşlemeye yetebilir.
Şurası kesin: Sömürülen ve ezilen kitleler, tıpkı dün olduğu gibi harekete geçtiklerinde, ayda bir ya da iki kez düzenlenen zararsız yürüyüşlerle yetinmezler. Sendika federasyonu liderlerinin alışılagelmiş "stratejisi" budur. Üstelik bu liderler, haftalarca bilinçli bir şekilde görmezden geldikleri 17 Ekim eyleminin örgütlenmesinde hiçbir rol almadılar.
Aynı sendika liderleri, 5 Kasım için bir eylem çağrısında bulundular. Başlangıçta bu, 17 Ekim’in barındırdığı patlayıcı gücü etkisiz hale getirmek amacıyla yapılmıştı. Ancak gelinen noktada, 5 Kasım’daki gelişmeler organizatörlerin kontrolünden çıkabilir. Bu süreçte kuşkusuz başka girişimlerde bulunulacak ve yeni gösteriler düzenlenecektir. Ortaya çıkan bu öfke ve militanlık patlaması, tek amacı hareketi belli bir kanala yönlendirip kontrol altına almak olan sendika liderlerinin ‘stratejisi’ ile örtüşmeyecektir.
En militan siyasi ve sendikal aktivistler, mevcut durumu ve bu durumun sınıf mücadelesinin gelişimi için sunduğu muazzam fırsatları değerlendirmelidir. Gençliğin yarattığı ivmeden faydalanarak, sürekli grevlerden oluşan geniş çaplı bir hareketi gündeme getirmeliyiz.
13 Ekim Salı günü yazdığımız gibi, işçi hareketi örgütleri; “harekete geçen gençliğin tüm taleplerini kapsayan; buna ek olarak ciddi bir ücret artışı, ücretlerin enflasyona endekslenmesi, TotalEnergies’e el konulması ve son on yılda gerçekleştirilen tüm karşı-reformların yürürlükten kaldırılması gibi talepleri de içeren militan bir programa dayalı” bir grev hareketi inşa etmelidir.
Finans piyasalarından gelen artan baskı altında, Lecornu hükümeti bu taleplerden tek birini bile karşılamaktansa kendini asmayı yeğler. Dolayısıyla, hareketin programı hem genel hem de özünde son derece somut bir talepte düğümlenmelidir: ‘Kahrolsun zenginlerin hükümeti! İşçi hükümeti için!’
Önümüzdeki haftalarda ülke çapında güçlü ve birbirini izleyen grev dalgaları gelişirse, bu durum işçi sınıfına toplumun tüm zenginliğini bizzat kendisinin yarattığını somut bir biçimde gösterecektir. İşçi sınıfı, modern toplumdaki belirleyici güçtür; dolayısıyla topluma önderlik etmek, yani büyük burjuvazinin mülkiyetine el koymak, kamu borcunu reddetmek ve ekonomiyi sosyalist ilkeler temelinde yeniden örgütlemek de işçi sınıfının görevidir.




