Yunanistan'dan Alınacak Dersler Share Tweet2015 yılında reformizm siyaseti, Avrupa finans kapitalinin kurumlarıyla yaşanan büyük bir hesaplaşmada Yunanistan'da imtihandan geçti. Arturo Rodriguez bu yazıda söz konusu döneme geriye dönük bir bakış atarak krizin nedenlerini, kitlelerin ülkeye dayatılan kemer sıkma politikalarını boşa çıkarmak için nasıl seferber olduğunu ve bu ilham verici hareketin Syriza liderliği tarafından nasıl ihanete uğratıldığını ele alıyor.[Bu makale, Devrimci Komünist Enternasyonal'in üç aylık teorik dergisi olan In Defence of Marxism dergisinin 50. sayısının bir parçası olarak yayımlanmıştır. Devrimci Komünist Enternasyonal'in üç aylık teorik dergisi. Abone olun ve kopyanızı buradan alın.]Marksist devrimciler, "mantıklı" reformist politikacılar tarafından düzenli olarak ütopik hayalperestler diye aşağılanır. Bu politikacılar, kapitalizm çerçevesinde işçi sınıfının yaşam koşullarını kalıcı biçimde iyileştirebileceklerini iddia eder. Oysa sistem krize girdiği anda reformistlerin tüm yanılsamaları balon gibi patlar ve kitleler için yıkıcı sonuçlar doğurur.Bugün kapitalizmin krizi aynı zamanda reformizmin de krizidir. Bu yalnızca teorik bir hipotez değil, yakın tarihsel deneyimle kanıtlanmış bir gerçektir. On yıl önce reformizm Yunanistan'da büyük bir imtihandan geçti. 2015'teki ilk Syriza hükümetinin yaşadıkları, işçi sınıfı için derslerle doludur.Kapitalist KrizKapitalizm çelişkilerle dolu bir sistemdir. Bu çelişkilerin en önemlilerinden biri aşırı üretim eğilimidir. Rekabet, kapitalistleri olabildiğince ucuza ve verimli üretime zorlar. Ama işçi sınıfının sömürülmesi ve kısıtlanan tüketim, pazara sürülen sürekli genişleyen meta yığınının kârlı biçimde eritilememesi anlamına gelir. Bu çelişki kaçınılmaz olarak, üretici güçlerin bir kısmının felç olduğu ve yok edildiği krizlerle sonuçlanır.Kapitalizm altında bu krizler ortadan kaldırılamaz. Bununla birlikte Marx, sistemin onları bir süre ertelemenin çeşitli yollarına sahip olduğuna dikkat çekmiştir. Diyalektik açıdan bu geçici çözümler yalnızca ileride daha derin çöküşlerin zeminini hazırlar.Sistemin krizleri geçici olarak önlemeye yönelik en önemli aracı kredilerdir. Krediler pazarı yapay biçimde genişletebilir. 2000-01 ABD ve Avrupa resesyonunun ardından yaşanan da tam olarak buydu.Tüketiciler ucuz krediye boğuldu. ABD'deki hanehalkı borçları 2000 ile 2007 arasında neredeyse iki katına çıkarak 13,8 trilyon dolara ulaştı. Bu sayı ABD ekonomisinin tamamına yakın bir büyüklüğe denk geliyor.Ama her kredinin arkasında bir borç vardır ve o borç eninde sonunda faiziyle geri ödenir. Böylece her şey tersine döner. Kredi patlamaları borç krizini doğurur. 2008'deki çöküşün karakteri de buydu.2000'lerin ekonomik dörtnalı bir kriz çukurunda son buldu. Durgunluk Amerika'da başladı, ardından Avrupa'ya sıçradı ve daha sonra “gelişmekte olan” ülkelere ve Çin'e yayıldı. Ancak bu süreç her ülkede farklı biçimlerde yaşandı ve Avrupa’da had safhaya ulaştı.EmperyalizmKapitalizmin bir diğer temel çelişkisi, ekonominin uluslararası karakterinin dünyayı burjuva ulus devletlerine bölen yapıyla çatışmasıdır. Üretici güçler bu dar sınırlar için çoktan çok büyük hale gelmişti.Ulusal sınırların üretici güçler üzerindeki yükü, küçük devletlerin mozaiğine bölünmüş kıta Avrupa'sında en çarpıcı biçimde kendini gösterir. Kapitalizm bu kıtada ilk geliştiğinde küçük Avrupa devletlerinin sınırlarıyla hızla çatışmaya düştü.Bu sınıra ulaşan en ileri kapitalist güçler devasa küresel imparatorluklar inşa etti. Almanya sahneye geç çıkmıştı ama hırslıydı. Dar ulusal sınırlarının sanayisini boğduğunu fark edince İngiltere ve Fransa'nın payına el koymaya kalktı. Sonuç yirminci yüzyılda iki dünya savaşıydı.Alman burjuvazisi Avrupa'yı savaş yoluyla ekonomik hâkimiyeti altına alamadı. Ama yirminci yüzyılın ikinci yarısında Avrupa Birliği aracılığıyla aynı sonuca barışçıl yollarla ulaştı. Bu, kıtanın diğer egemen sınıflarıyla, her şeyden önce İkinci Dünya Savaşı'ndan büyük ölçüde zayıflamış çıkan Fransız kapitalizmiyle çok sayıda taviz alışverişi gerektirdi.Ekonomik genişleme döneminde bu düzenek tutunabiliyordu. Avrupa Ortak Pazarı (daha sonra Tek Pazar) başta Almanlar olmak üzere Avrupa'nın sanayi devleri için hazır bir pazar sunuyordu. Öte yandan Fransız egemen sınıfı Alman ekonomisinin gücünden yararlanarak kendi ekonomisini sübvanse ederken özellikle eski Afrika sömürgelerine yatırım ve nüfuz yayabiliyordu.Avrupa kapitalistleri tüm bunlara bakarak “barış, refah ve Avrupa birliği”ne giden kraliyet yolunu buldukları kanısına vardı. 1999'da euro ile ortak bir para birimine bile kavuşuldu. Oysa Avrupa kapitalistlerinin kendi ulusal sınırlamalarını aşmak için başvurdukları bu araçlar aslında pan-Avrupa krizinin zeminini hazırlıyordu.Alman sanayisi Yunan, İspanyol ve Portekiz sanayilerine kıyasla çok daha verimli olmayı sürdürüyordu. Ama Eurozone içinde bu ülkelerin kapitalist sınıfları, geçmişte yaptıkları gibi ihracatı ucuzlatmak ve rekabet gücünü artırmak için para birimlerini devalüe edemiyordu. Dolayısıyla Alman malları Yunan sanayisini giderek artan ölçüde piyasadan silmeye başladı.Döviz devalüasyonu seçeneğinden yoksun kalan Yunan egemen sınıfı, büyük özelleştirmeler (bankaların büyük çoğunluğu dahil) ve 1970'ler ile 80'lerde işçi sınıfının kazandığı haklara saldırılardan oluşan bir programla "içsel devalüasyon" politikasına yöneldi. 1993'te Avrupa Birliği'ni kuran Maastricht Antlaşması'nın dayattığı "mali disiplin" kuralları ise sağlık ve sosyal hizmetler gibi alanlarda ek bir kısıntı baskısı yarattı.Bunun karşılığında Yunanistan, ekonomik patlama devam ettiği sürece ucuz krediye erişim elde etti. Eurozone'a giriş, Yunan bankalarının geçmişe kıyasla çok daha düşük faizlerle borç almasını kolaylaştırdı ancak bu durum vahşi bir borç verme çılgınlığını da körükledi.2008 krizinden önce Avrupa kapitalizminde de tıpkı başka yerlerde olduğu gibi patlamayı uzatmak ve pazarı genişletmek amacıyla yeni yatırım alanları yaratmak için kredi dağıtıldı. Yunanistan'da hanehalkı kredileri 2001-2008 arasında yüzde 393 artarken ticari krediler aynı dönemde ikiden fazlaya katlandı."Bilinmeyen Vatandaşın Mezarı: Dimitris Christoulas'ın Syntagma Meydanı'nda intihar ettiği yerin yakınında yayınlanan "Bilinmeyen Vatandaşın Mezarı: ilan edilmemiş bir ekonomik savaşta (2010-2013) hayatını kaybeden binlerce kişinin anısına" / Resim: kamu malıBu hızlı kredi genişlemesi yalnızca talebi canlı tutmaya ve işletmelerin ayakta kalmasına yardım etmekle kalmadı, bankaların süper kârlar elde etmesinin önünü de açtı. Yunanistan Merkez Bankası, 2005 yılında bankaların vergi sonrası kârlarının tek bir yılda yüzde 198 arttığını açıkladı. O dönemde Yunanistan, Eurozone'un tamamında en yüksek bankacılık kârlılığına sahip ülkeydi.Ama kazanan yalnızca Yunan bankacılar değildi. Kolay kâra çekilen çok sayıda Fransız, Alman ve Hollanda bankası, Yunan bankalara verdiği kredileri büyük ölçüde artırdı. Yabancı bankalar ayrıca ülkedeki fırsatlardan en iyi biçimde yararlanmak için Yunan bankaların denetleyici hisselerini sahiplendi.Çöküş2008'de Amerikan yatırım bankası Lehman Brothers'ın iflası, uluslararası kredi piyasasının çöküşünü tetikledi. Bankalar, bilançolarındaki milyarlarca dolarlık “varlığın” değersiz olduğunu fark edince borç vermeyi durdurdu ve ellerindeki nakitleri geri çekmeye çalıştı. Yunan bankaları neredeyse bir gecede ayakta kalmak için ihtiyaç duydukları nakitten mahrum kaldılar.Tüm Yunan bankacılık sektörünün çöküş tehlikesiyle yüz yüze gelen hükümet 28 milyar euroluk bir kurtarma paketi açıkladı. Bankaların borçlarının büyük bölümü bu yolla devletin sırtına yüklendi.Bir yıl sonra Giorgos Papandreou liderliğindeki sosyal demokrat PASOK hükümeti yaklaşık yüzde 12,5 oranında bütçe açığını açıkladı. Uluslararası derecelendirme kuruluşları hemen Yunanistan'ın kredi notunu düşürdü. Bu durum hükümetin borçlanma maliyetini yukarı çekti ve Yunan devleti, 300 milyar euroluk borcunun faizini ödemek için yüzde 10 faizle borç almak zorunda kaldı.2010'un başında Yunan devletinin uluslararası kredi piyasasında kendini finanse etmesi artık imkansız hale geldi. Yunanistan fiilen iflas etmişti ve hükümeti “yardım” istemek zorunda kaldı.Avrupa kapitalizminin zinciri en zayıf halkasından kopmuştu. Ancak Yunanistan, küçümseyici biçimde PIGS (Portekiz, İtalya, Yunanistan ve İspanya; Fransa da pek geride değildi) olarak adlandırılan güney Avrupa'nın uzun bir zincirinin parçasıydı.Anında müdahale olmasaydı, birbirini izleyen bir dizi savsaklama euronun ve hatta Avrupa Birliği'nin varlığını tehdit edebilirdi. Avrupa egemen sınıfı bu nedenle sistemi kurtarmak için devreye girdi. Ancak faturanın işçi sınıfına ödetilmesine de özen gösterdi.TroykaYunanistan'a ilk kurtarma paketi, Avrupa Komisyonu, Avrupa Merkez Bankası (AMB) ve Uluslararası Para Fonu'ndan (IMF) oluşan "Troyka" tarafından sunuldu. Troyka karşılığında bir “mutabakat muhtırası”nda belirlenen ağır kemer sıkma önlemleri ve özelleştirmeler talep etti. Troyka'nın temsilcileri bu kesintileri yerinde denetlemek üzere Atina'daki bakanlıklara yerleştirildi.Yine de bu kurtarma paketi Yunan borcunu kontrol altına alamadı. Kemer sıkma ekonomideki talebi bastırdığından Yunanistan'ı daha derin bir durgunluğa sürükledi. Papandreou, sorumluluğu kitlelere yüklemek amacıyla ikinci kurtarma paketi üzerine referandum düzenlemeyi planladı ama Alman ve Fransız hükümetlerinin şantajıyla bundan vazgeçmek zorunda kaldı.Papandreou 2011'in sonlarında istifa etti. Ardından Loukas Papademos liderliğinde bir “teknokrat” hükümet, seçim yapılmadan göreve getirildi ve daha fazla kemer sıkma talep eden ikinci kurtarma paketi bildirisini imzaladı.Troyka'nın Yunan toplumuna verdiği tahribatı ortaya koyan sayısız gösterge var. Bu tablolar savaştan çıkmış bir ülkeyi andırıyor. Ülkenin GSYİH'ı yüzde 27 geriledi. Ortalama ücretler yaklaşık yüzde 40, emeklilik maaşları ise yüzde 50 düştü. İşsizlik yüzde 27'ye ulaştı ve temel sosyal hizmetler neredeyse tamamen çöktü. İşçiler ve küçük burjuvazinin bir bölümü sefaletin içine sürüklendi.Avrupa egemen sınıfları, “müsrif” Yunan halkının, Kuzey Avrupalı “çalışkan” halkların aksine “imkanlarının üzerinde yaşadığını” ileri sürdü. Yunan egemen sınıfının kendisi de, kriz için “kitlelerin beceriksizliğini” suçlamaya katıldı.Oysa gerçekte, 2005 yılına uzanan on yıllık dönemde Yunan işçiler, çalışan başına yıllık ortalama 1.900 saat ile Avrupa'da en uzun çalışma saatlerine sahipti. Arkalarından İspanya geliyordu. “Tembel Yunan işçileri” efsanesi bu ortama şovenizm aşıladı ancak bu baştan sona yalandı.Krizin gerçek nedenleri Avrupa kapitalizminin kendi çelişkilerinde ve bankaların kör spekülasyonunda yatıyordu. Troyka şimdi bu bankaları kurtarmaya çalışırken Yunan işçilerini günah keçisi ilan ediyordu.Troyka, Yunan kamu maliyesinin sürdürülebilirliğini güvence altına almak için Yunanistan'ı kurtarmadı. Kurtarma paketlerinin yalnızca küçük bir bölümü devlet hazinesine ulaştı. Büyük kısmı ülkenin alacaklılarının cebine girdi. Bu, aslında, 200 milyar Euro'ya kadar Yunan kamu borcu satın alan, çoğunlukla Fransız ve Alman (aynı zamanda Yunan) olmak üzere Avrupa bankalarının dolaylı şekilde kurtarmasıydı. Troyka'nın öncelikli amacı uluslararası finans sisteminin ayakta kalmasıydı.Yunan borçları mutlak olarak küçük ama siyasi önemi açısından büyüktü. Yunanistan'ın borçları silinmiş olsaydı, İspanya, İtalya, hatta Fransa gibi ağır toplar da yükümlülüklerini yeniden müzakere etmek için cesaretlenecekti. Bu ise uluslararası bankacılık sistemini ciddi bir riskle karşı karşıya bırakarak dünya ekonomisini daha derin bir krize sürükleyebilirdi.Kapitalistler bu tehlikenin son derece farkındaydılar. Bu yüzden de taviz vermeyi reddettiler.Yunanistan içinde reformistlerin, özellikle sol reformistlerin bir türlü kavrayamadığı bir iç dinamik de vardı. Troyka kurtarma paketleri aracılığıyla Yunan devleti, ülkenin çökmüş bankacılık sistemini yeniden sermayelendirdi. Dolayısıyla bu aynı zamanda Yunan finansal sisteminin ve onun aracılığıyla Yunan egemen sınıfının da kurtarılmasıydı. İşte bu yüzden Yunan burjuvazisi, kemer sıkma politikaları Yunan ekonomisini lime lime etse dahi muhtıraların savunuculuğundan bir an bile geri adım atmadı.Zayıf ve bağımlı olan Yunan egemen sınıfı AB ve Batı emperyalizminin şemsiyesine muhtaçtı. Ve gelen her emre boyun eğdi. Bu nedenle kemer sıkmaya karşı direniş “ulusal çıkar”la bağdaşmıyordu. Bu mücadele, olayların kısa süre içinde açıkça göstereceği üzere Yunanistan'ın hem yabancı efendilerine hem de kendi burjuvazisine karşı çıkmasını gerektiren bir sınıf savaşıydı.2010-2014 MücadeleleriTroyka dünya finans sistemini kurtarmak için Yunanistan'ı kurtardı ve sert kemer sıkma politikalarını dayattı. Ancak burjuvazinin ekonomik istikrar sağlama çabaları siyasi dengeyi altüst etti.Gerçekten de Yunan işçi sınıfı bu saldırılara boyun eğmedi. Tarihsel mücadeleler verdi. Tüm kilit anlarda inisiyatif onun elindeydi. İşçiler bir kez daha muazzam güçlerini pratikte kanıtladılar.2010-14 yılları kitlesel gösterilerle, 24-48 saat süren yaklaşık 40 genel grevle, ayaklanmalarla, sokak mücadeleleriyle ve taban örgütlenmeleriyle doluydu. Bu mücadeleler zaman zaman ayaklanmaya varan bir tona ulaştı.2011 yazında, ABD destekli diktatör Hüsnü Mübarek'i devirmiş olan Mısır'daki devrimci olaylardan doğrudan ilham alan yüz binlerce kişi Atina'daki Sintagma Meydanı'nı ve ülke genelindeki diğer meydanları işgal etti. 2012 kışında ise yarım milyon kişi meclis binasını sardı.Kitleler tonlarca biber gazı soludu, sert çatışmalarda polise molotof kokteylleri yağdırdı. Bu sokak çatışmalarına dramatik olaylar damgasını vurdu. Bunların başında emekli Dimitris Christoulas'ın rejime ve sefalete karşı siyasi bir protesto olarak kendi canına kıyması geliyordu. İntihar notunda şöyle yazdı:"Hayatımın bu onurlu sonundan başka bir çözüm göremiyorum, böylece geçimimi sağlamak için çöp kutularını karıştırmak zorunda kalmayacağım. Geleceği olmayan gençlerin bir gün silah kuşanarak bu ülkenin hainlerini, 1945'te İtalyanların Mussolini'ye yaptığı gibi Sintagma Meydanı'nda asacağına inanıyorum."Bu sırada çevik kuvvet polisleri içinde bir ayıklama süreci işliyordu. Yalnızca işçileri ve gençleri dövmekten olumlu bir şekilde zevk duyanlar kuvvette kaldı. Faşist yapılanma Altın Şafak polis içinde taraftar toplamaya başladı. Bir polis sözcüsü şu itirafı yaptı: “Son üç yılda meslektaşlarımızın Altın Şafak üyelerinin şiddetini görmezden geldiği çok sayıda olay yaşandı.”Altın Şafak çeteleri solcu aktivistlere ve göçmenlere saldırdı. Özellikle Eylül 2013'te solcu rapçi Pavlos Fyssas'ın öldürülmesinin ardından bu saldırılar büyük bir öfkeyle karşılık buldu. On binlerce antifaşist, Altın Şafak'ı protesto etmek için sokaklara döküldü. Egemen sınıf ise kontrolden çıkabilecek bir patlama yaratır korkusuyla bu çeteleri dizginlemek zorunda kaldı.Krizin kırbacı altında sıradan çalışan insanlar ülkenin kaderini kendi elleriyle şekillendirmeye girişti. Bu süreçte hem kendi güçleri hem de krizin niteliği konusunda köklü sonuçlara vardılar.Kitleler büyük bir engelle karşılaştı: Devrimci önderlik eksikliği.Sendika liderlerinin çoğunluğu içler acısı bir rol oynadı. Genellikle işçilerin elinde zorlu bir silah olan genel grev, Yunan sendika bürokrasisi tarafından üyelerinin gazını alabilmek için rutin bir maskaralığa dönüştürüldü.2011 ilkbaharında meydanların işgali gibi kendiliğinden gelişen hareketler, program ve eylem planından yoksun oldukları için çabucak söndü. 2010-14 yıllarında yaşanan yoğun sokak seferberliklerinin ardından kitleler çıkış yolunu seçim arenasında aramaya yöneldi.Syriza'nın Yükselişi1970'lerin sonundan bu yana Yunan işçilerinin büyük çoğunluğu sosyal demokrat PASOK'a oy vermişti.PASOK, 1974'te askeri cuntanın çöküşünün ardından Yunan işçilerinin devrimci mücadele döneminde ortaya çıktı. O günlerde radikalleşmenin boyutuna uygun olarak Andreas Papandreou gibi liderler devrimci bir dil bile kullanıyordu.Ama PASOK'un fiilleri devrimci olmaktan uzaktı. Bununla birlikte 1980'lerin “refah yıllarında” hayata geçirdiği reformlar işçilerle olan bağını pekiştirdi.Sintagma Meydanı'nda toplu toplantı, Haziran 2011 / Resim: Ggia, Wikimedia CommonsAncak 2010'daki kriz partiye olan desteği ve güveni yerle bir etti. PASOK reform vermek bir yana, tam tersi bir yol tuttu. Anketlerde dibe vurdu ve 2014'te çöküşün eşiğine geldi. Geleneksel rakibi merkez sağ Yeni Demokrasi de pek parlak bir tablo çizmiyordu.Koşullar, Yunanistan Komünist Partisi'nin (KKE) atağa geçmesi için uygun görünüyordu. KKE, kökleri 1940'lardaki faşizme karşı mücadeleye dayanan kahraman geleneklere sahip kitlesel bir işçi sınıfı örgütüydü. Ancak, sekter anlayışı ve edilgen tutumu gelişimini engelledi.2010'dan 2014'e uzanan mücadeleler sürecinde KKE'nin yanlış politikası, en iyi sınıf direnişçilerinin pek çoğunu kitlelerin genel olarak radikalleştiği ana akımdan kopardı.Partinin sendika federasyonu PAME, pek çok genel grev gününde hatırı sayılır büyüklükte mitingler düzenledi. Ama bunu çoğunlukla çok daha kalabalık GSEE mitinglerinden ayrı biçimde yaptı. Bahane olarak da GSEE sendika liderlerinin yakın zamana kadar PASOK'la bağlantılı olmasını gösterdi.Parti, Sintagma Meydanı'ndaki büyük gösterilerin önemli bir bölümünü de reddetti. Gerekçeleri, kitleler kızıl bayrak yerine Yunan bayrağı sallamasıydı. Yunan ulusunun Alman emperyalizminin altında ezilmesiyle açığa çıkan ulusal direniş havasını kavrayamadılar. Hatta 2011 yazındaki meydanların kitlesel işgallerini “bütün burjuva ve oportünist siyasi güçlerin sevgiyle kuşattığı seferberlikler” olarak kınamaya kadar vardılar.Papandreou'nun 2011'de iktidardan düşmesinin ardından birbiri ardına kırılgan hükümetler gelip geçti. Çıkış yolu arayan kitleler siyasi olarak ezilmiş bir kesime yöneldi: Radikal Sol Koalisyonu, yani Syriza.Bu parti, Komünist Parti'nin 1960'lardaki bir kolundan türemişti. Siyasi yaşamın arka sokaklarında tutunmaya çalışan küçük bir oluşumdu. 2009 seçimlerinde yüzde 4,6 oy almıştı.Kitleler ona tam da bu nedenle sarıldı: Sınanmamış bir siyasi yabancıydı ve üstelik son derece radikal bir dil kullanıyordu. Kemer sıkmaya son vermeyi, özelleştirmeleri geri almayı, muhtıraları iptal etmeyi, bankaları kamu mülkiyetine almayı vaat ediyor, hatta “kapitalizmin yapısal krizinden” bile söz ediyordu. Geçmişten kopuşu vaat eder gibiydi.Mayıs 2012'de Alexis Çipras'ın yeni liderliğinde Syriza oyları yüzde 16,8'e fırlattı. Haziran'daki tekrar seçiminde yüzde 26'yı geçerek nefret edilen Antonis Samaras liderliğindeki sağcı Yeni Demokrasi hükümetinin başlıca muhalefet gücü oldu.Komünistleri ve diğer küçük sol partileri kapsayan bir sol hükümet için çağrıda bulundu. Bu mesaj, yerleşik partileri devirme adına önemsiz görülen ayrılıkların bir yana bırakılmasını isteyen milyonlarca seçmenle derin bir yankı uyandırdı.Bu zemin, Syriza'nın Ocak 2015'te yüzde 36,3 oy alarak mutlak çoğunluğa yalnızca iki sandalye kala iktidara gelmesinin yolunu açtı.Syriza kemer sıkma ve özelleştirmeleri geri almayı ve borcu denetlemeyi vaat ediyordu. Çipras'ın “Selanik programı” olarak bilinen belgesi, ücret artışları, yardımlar, sübvansiyonlar, emeklilik maaşları ve kamu yatırımına ilişkin pek çok işçi yanlısı talep içeriyordu. Bununla birlikte Syriza liderleri bunları kapitalizm çerçevesinde, euro ve AB içinde kalarak hayata geçirmenin mümkün olduğuna inanıyordu.Kemer sıkmaya son verme formülleri şunlardı: Varlıklarını vergi cennetlerinde saklayan Yunan oligarklarından vergi almak, bankaları kamulaştırıp kamu yatırımını finanse etmek için (üstelik bankalar fiilen iflas etmiş olmasına rağmen) kullanmak ve Troyka'dan daha yumuşak bir anlaşma koparmak. Bu son talep kaplandan vejetaryen olmasını istemekten farksızdı. Doğrusu Çipras, üst düzey müttefiklerinden birinin “saflarımızı bir arada tutmak için atılan savaş çığlığı” olarak nitelendirdiği kendi programına gerçekten inanmıyordu.Sorun şuydu: Kemer sıkma, Syriza liderliğinin öne sürdüğü üzere “neoliberal dogmaların” ya da “Alman kötülüğünün” değil, kapitalizmin krizinin bir sonucuydu.Kemer sıkmadan kurtulmanın tek yolu kapitalizmden kurtulmaktı. Bu ise borcu tanımamak ve ekonomiyi özel kâr yerine toplumsal ihtiyaçları karşılayacak biçimde planlamak için büyük şirketleri kamulaştırmak anlamına geliyordu.Gerici ve yozlaşmış Yunan devleti böyle bir kurtuluşu gerçekleştiremezdi. Bu ancak işçi sınıfının enerjisinden ve yaratıcılığından güç alarak mümkün olabilirdi. Ve de yeni kurumlara, işçi denetimi ve işçi iktidarına ihtiyaç duyulurdu.Böyle bir dönüşüm Yunanistan gibi küçük ve yoksullaşmış bir ülkenin sınırları içinde gerçekleşemezdi. Avrupa'nın geri kalanına ve daha ötesine yayılması gerekirdi. Yunan sosyalist devriminin ayakta kalabilmesi için enternasyonalist bir politikaya ihtiyaç vardı.Syriza'nın çıkarcı liderleri için böyle bir program gerçekçi değildi. Onlar için sosyalizm ve devrim, en iyi ihtimalle uzak bir geleceğe ait belirsiz bir özlemdi. Asla pratik bir perspektif olarak görülmezdi.Ne var ki yaşananlar çok geçmeden asıl ütopyacıların reformistler olduğunu ispat etti. Syriza 2012-15 arasında iktidara yaklaşırken zaten oldukça ılımlı olan programını daha da sulandırmaya başladı. Bu tesadüf değildi. Parti egemen sınıfın baskısı altına girmiş ve bu baskı sorumsuz vaatlerini “düzeltmeye” koyulmuştu.Ancak komünistler, reformist partilerin hain liderlerini her zaman o partilerin dürüst destekçilerinden ayırt edebilmelidir.Kitleler genellikle krizden çıkış yolu ararken sorunlarına kolay ve acısız çözümler vaat eden reformizme yönelir. Kitlelerin siyasi eğitimi kitaplardan değil, yaşamdan gelir. Reformistleri pratikte sınayarak deneyimden geçirmek suretiyle kitleler, en temel taleplerinin devrilmesi gereken kapitalist sistemin tamamıyla bağdaşmaz olduğunu anlayabilir.Bu yüzden Syriza'nın yükselişi son derece kritikti, sınıf mücadelesinde önemli yeni bir aşama açıyordu. Bununla birlikte kitlelerin deneyimden doğru sonuçları kendiliğinden çıkaracağı varsayılamaz. Bunun için kitleleri kazanabilecek, reformist yanılsamalarını aşmalarına yardım edebilecek ve mücadeleyi başarılı bir devrime doğru daha üst bir düzleme taşıyabilecek, yeterli politikaya sahip kayda değer büyüklükte bir devrimci partinin varlığı zorunludur.Yine de Yunanistan'da öne çıkan, kitlelerin ileri kavrayış düzeyiydi. Hayat öğretir. 2010-14 yılları aynen böyle biçimlendirici bir dönem olmuştu. Seçmenler Syriza'ya coşkulu bir yetki verdi ama boş çek vermedi. Eleştirel tutumlarını korudular. Bu nedenle etkileyici seçimsel büyümesine karşın Syriza'nın üye sayısı, özellikle gençlik kollarında her zaman görece düşük kaldı.Önde gelen bir Syriza adayı o günü şöyle anlatıyor: “Sandık günü insanlar yanıma geliyor, sırtıma vuruyor ve söz verdirtiyordu. Mesaj hepsinde aynıydı: Sizi destekliyoruz, ama geri adım atarsanız hesabını sorarız.”ŞantajSyriza 26 Ocak 2015'te iktidara gelir gelmez kapitalizmin karşı konulmaz baskısıyla yüz yüze geldi.Egemen sınıfın nefesini ensesinde hisseden Çipras, Ekonomi Bakanlığı'na Giorgos Stathakis'i, Başbakan Yardımcılığı'na ise Yanis Dragasakis'i atadı. Bu iki isim açıkça ılımlı reformistlerdi. Öte yandan sorumluluğu paylaşmak ve sol kanadını örtmek için partinin sol fraksiyonundan bazı isimleri ikincil bakanlıklara yerleştirdi.Syriza'nın parlamentoda salt çoğunluğu yakalayamaması, Çipras'ı koalisyon arayışına itti. Bağımsız Yunanlar'dan sağcı milliyetçi politikacı Panos Kammenos ile ittifak kurdu.Çipras, KKE'ye hükümetini desteklemesi için açık bir çağrıda bulunmadı. Bunu kitlesel bir kampanyayla desteklemedi de. Aksine, yakında geleceğini gördüğü ihanetlere rahat bir bahane yaratmak için Kammenos ile ortaklık kurmaktan memnundu. Bu girişimde, Syriza ile hiçbir ilişkisi olmak istemeyen KKE liderliğinin sekterliği, Çipras’a istemeden de olsa destek oldu. KKE sahneyi boş bırakarak Çipras'ın Kammenos'a açılmasının önünü açmış oldu.Göreve başlar başlamaz Çipras ve bakanları borç verenlerle görüşmeler için Brüksel ve Frankfurt'a çok sayıda yolculuk yaptılar. İki kurtarma paketinin ardından Yunan devleti hala iflasın eşiğindeydi. Bankacılık sistemi büyük baskı altındaydı ve günlük işleyişini sürdürmek için likidite desteğine muhtaçtı. Troyka bu zayıflığı Syriza'ya şantaj yapmak için fırsat olarak kullandı.Syriza temsilcilerine Avrupa İstikrar Mekanizması Başkanı, Alman Klaus Regling tarafından söylenen mide bulandırıcı sözler “müzakerelerin” tonunu gözler önüne seriyor: “IMF'ye asla, ama asla temerrüde düşmemelisiniz. Bunun yerine tüm emekli maaşı ödemelerini askıya alın. Yapmanız gereken budur.”Demokratik olarak seçilen Yunan hükümetine AB, AMB ve IMF tarafından yapılan muamele, alaycılığı ve duyarsızlığıyla uluslararası ilişkiler tarihine geçti. Olağan zamanlarda kapitalizm altında diplomasi, dünya ilişkilerinde bir avuç emperyalist kabadayının egemenliğini gizleyen bir resmiyet ve örtmeceli dil perdesiyle sarılıydı. Ama eurozone krizinin şiddetiyle bu perde kalktı ve gerçek ortaya çıktı: Yunanistan gibi küçük ulusların, büyük güçlerin çaldığı havaya göre dans etmesi beklenir.2015'in olayları kapitalist “demokrasinin” gerçek işleyişini gün yüzüne çıkardı. Bankacıların ve kapitalistlerin temel çıkarları sorgulanmadığı sürece parlamentolar ve seçimler iyi ve güzel karşılanır. İşçiler bu çıkarlara meydan okuyan bir hükümet seçmeye kalktığında ise o hükümet boyun eğene ya da devrilene kadar zorbalıkla boğulmaya çalışılır.Batıdaki burjuvazi, özellikle Ukrayna üzerinden sık sık dillendirildiği biçimde “demokrasi” ve “egemenlik”ten söz ettiğinde Yunanistan'ın nasıl ezilip geçildiğini hatırlamak gerekir. Bu kelimeler kendi çıkarlarını örten birer incir yaprağından ibarettir. Yine de şunu belirtmek gerekir: Syriza'nın ardı ardına verdiği tavizler, kapitalistlerin iştahını kabartmaktan başka işe yaramadı.Kapitalistlerin baskısı her şeyden önce ekonomikti. Burjuvazi, ekonomiye olan sahipliğini kullanarak, sermayeyi sistemden çekme tehditleriyle itaatsiz hükümetlere iradesini dayatır. AMB de özellikle Yunan bankalarının yeniden sermayelendirmesini durdurmakla tehdit etmiş ve bankaların istikrarını Atina hükümetinin üzerinde bir Demokles’in kılıcına dönüştürmüştür.Tüm saygın “uluslararası kuruluşlar,” AB, AMB ve IMF, Syriza'yı boğmak için seferber edildi. Egemen sınıf yeni hükümete karşı kesintisiz siyasi bir kampanya da yürüttü. Hükümet, Avrupa Komisyonu yetkilileriyle el ele çalışan Avrupalı ve Yunan kapitalist medyasının dikkatlice yönetilen propaganda bombardımanına maruz bırakıldı.Bir Syriza bakanının aktardığına göre saldırılar yalnızca dışarıdan gelmiyordu; Yunan devletinin içinden de geliyordu.Yunanistan Merkez Bankası, Troyka'nın Çipras'ı köşeye sıkıştırma girişiminde açıkça iş birliği yaptı. Yunan istihbarat servisleri bakanların telefonlarını dinleyip hükümeti zayıflatmak için bilgileri sızdırdı. Burjuvaziye taviz vermek amacıyla bizzat Çipras'ın aday gösterdiği Yeni Demokrasili sağcı Cumhurbaşkanı Pavlopoulos da yaz aylarında “geniş bir demokratik güçler cephesi” kurmaya çağırarak hükümeti devirme tehdidinde bulundu.Reformistlerin kapitalist sistemi “ehlileştirme” konusundaki ekonomik fikirleri nasıl ütopikse, burjuva devletinin toplumu dönüştürmek için kullanılabileceğine olan siyasi inançları da o denli ütopiktir.Devlet, seçimlerden sonra kazanana teslim edilen edilgen bir araç değildir. Belirgin bir sınıf karakteri taşır; zenginlerin ve güçlülerin çıkarlarını korur.Bu gerçek özellikle yoğun sınıf mücadelesi dönemlerinde gün yüzüne çıkar. Devlet sınıf hatları boyunca bölünme eğilimi gösterir. Üst kademeleri burjuvazinin açıkça yanında yer alırken alt kademeleri işçilere yaklaşır. Sonuç olarak işçi sınıfının toplumu dönüştürmek için yeni iktidar organları yaratması zorunludur.Daha Şubat 2015'te Troyka, askıya alınan bir kurtarma ödemesini serbest bırakmak için yeni görüşmeler talep etti. Kemer sıkmaya son verme vaatleriyle iktidara gelen ama şimdi yeni ve daha acımasız bir muhtırayla karşı karşıya kalan Çipras'a ağır koşullar dayatmaya başladı.Yunanistan'ın eurozone'dan atılacağı tehdidi Çipras'ın önüne konuldu. Kapitalizm altında bu, drahmiye dönüşü, Yunan parasının ani değer kaybını ve ülkenin hızlı şekilde yoksullaşmasını da beraberinde getirecekti.Şubat sonlarında, bekleyen bir kurtarma paketini salmayı vaat eden geçici bir anlaşmaya varıldı. Bu anlaşma Yunan hükümetini tavizlerin kaygan zemininde aşağıya doğru sürükledi. Syriza'yı önceki “reformları” sürdürmeye ve “tek taraflı” önlemlerden kaçınmaya zorlayan anlaşmadan Troyka kısa süre sonra döndü ve Yunanistan'a borçlu olduğu fonları alıkoydu.Bu teslimiyetin en kaygı verici boyutu, hükümetin bunu “savaşı kazandık” diye zafer ilan etmesiydi. Syriza liderleri müzakere yoluyla bir uzlaşıya ulaşılabileceğini ısrarla dile getirerek işçi sınıfı içinde kafa karışıklığı yarattı.Yanis VaroufakisTroyka ile görüşmelerde kilit isim Maliye Bakanı Yanis Varoufakis'ti. Ünlü bir akademisyen olan Varoufakis'ten Çipras, Brüksel'de uygun bir anlaşma sağlamasını umuyordu.Yıllarca Syriza liderliğinin sağında konumlanan Varoufakis, Odadaki Yetişkinler adlı kitabında şöyle yazıyor:"Syriza'nın seçmenlere temel, ilerici, Avrupacı, mantıksal açıdan tutarlı, popülist olmayan bir program sunmasını tercih ederdim. Bu program, ülkenin AB ve IMF ile kaçış planını müzakere edebilecek, güvenilir bir gelecek hükümeti imajı oluşturmak için bir temel olmalıydı. [...] 2012 Syriza seçim bildirgelerinin ekonomi politikası bölümünü okumaya başladığımda sinirim o kadar arttı ki, birkaç sayfadan sonra okumayı bıraktım."Kendini “Tutarsız Marksist” olarak tanımlayan Varoufakis, sistemi kurtarmak için sol görüşlerini bir kenara bıraktığını açıkça kabul etti. “Bu aşamada Solun tarihsel görevi kapitalizmi istikrara kavuşturmaktır; Avrupa kapitalizmini kendi kendinden kurtarmaktır.” dedi.Planı son derece ılımlı görünüyordu: Yunan kamu borcunu yeniden yapılandırmak, belirli büyüme hedeflerine ulaşılana dek geri ödemeleri ertelemek, daha düşük bütçe fazlası hedefleri belirlemek, Yunan bankacılık borcunu devletten koparmak, temerrüde düşen bankaları ise AB'nin devralmasını sağlamak. Sonuç olarak AMB'nin para basarak Yunan devletini fonlamasını bekliyordu.Bunu başarmak için AMB Başkanı Mario Draghi'nin genişlemeci tahvil alım programları ile Alman Bundes Bankası'nın tutucu anlayışı arasındaki gerilimleri kullanmayı, Yunanistan borçlarına daha az maruz kalan Amerikalıları Almanlara karşı kışkırtmayı ve tüm bunlara akıllıca medya hamlelerini eklemeyi planlıyordu.Varoufakis bey bu müzakerelere kafasını “oyun teorisinin” soyut modelleriyle doldurmuş olarak girdi. Her şey son derece zekice görünüyordu. Ama müzakere masasının dışındaki gerçekliği, her şeyden önce Avrupa genelindeki sınıf güçlerinin dengesini büsbütün görmezden geliyordu.Syriza, hem Yunanistan'da hem yurtdışında elde ettiği muazzam halk desteğini neredeyse hiç değerlendirmeye çalışmadı. Bu aylarda Yunanistan'da ve Frankfurt'taki AMB ofislerinin kuşatılması dahil Avrupa'nın başka yerlerinde Troyka'ya karşı çok sayıda gösteri düzenlendi. Ama bu seferberlikler Syriza liderliğinin kapsamlı bir planının parçası değil, yerel inisiyatiflerdi. Herhangi bir yerde kitlesel gösteri çağrısı yapmayı hiç düşünmediler. Bütün umutlarını Varoufakis'in “kurnazlığına” bağladılar.Varoufakis'e göre kemer sıkma politikaları Yunan ekonomisini daha da batırıyor ve kendini finanse etme kapasitesini zayıflatarak kapitalizmin genel istikrarını tehdit eden sonsuz bir kısır döngü yaratıyordu. Troyka'nın politikalarının “örgütlü bir delilik” olduğunu öne sürdü.Varoufakis'in ve onun gibi küçük burjuva ekonomistlerin sorunu, kapitalizmin reform yoluyla sağlam temellere oturtulabileceğine inanmalarıdır. Ama kapitalizm akılcı gerekçelere kulak vermez.Burjuvazi, rasyonellik, demokrasi ya da ahlak çağrılarıyla ikna olmaz. Her kapitalist ve her ulusal kapitalist grup kendi kârının peşindedir; sistemin genel istikrarının değil. Her biri sadece kendi çıkarları için rasyonel davranır.Varoufakis krizin yalnızca bir boyutunu öne çıkardı, genel tabloyu görmezden geldi ve tamamen yanlış sonuçlara vardı. Kemer sıkma Yunanistan'ı daha derin bir bunalıma iterek borcunu ödemesini zorlaştırıyordu, bu doğruydu. Ama burjuvazi için çok daha önemli olan şey, Yunanistan'ı kurban ederek dünya finans sisteminin çıkarlarını ve otoritesini korumaktı.Varoufakis'in beklediği Washington ile Berlin arasındaki çatlaklar hiç ortaya çıkmadı. Syriza birleşik bir kapitalist cepheyle yüz yüze geldi. Çıkarları tehdit altında olduğunda farklı ulusal kapitalist gruplar anlaşmazlıklarını bir kenara bırakırlar.Syriza'nın yükselişi burjuvazi için siyasi bir tehdit oluşturuyordu. Avrupa'nın onlarca yıl sonraki ilk radikal sol hükümetinin taleplerine boyun eğmesi, başta İspanya'daki Podemos olmak üzere başka yerlerde benzer talepleri cesaretlendirirdi. Siyasi ve ekonomik hesaplar iç içe geçmişti. Syriza'ya ve Yunan halkına bir ders verilmeliydi.Varoufakis'in “akıllıca” önerileri üniversite seminerlerine ve diğer etkilenmeye açık kitlelere çok yakışırdı. Ama iş bir sınıf düşmanıyla fiili mücadeleye gelince hiçbir işe yaramıyordu. Bunu sonradan kendi ağzıyla açıkça kabul etti:“Ekibim ve ben, ciddi ekonometrik çalışmalara ve sağlam ekonomik analize dayanan öneriler hazırlamak için olağanüstü emek verdik. Bunlar, Wall Street ve Londra Finans Merkezi’nden önde gelen akademisyenlere kadar alanlarının en üst otoritelerine sınandıktan sonra Yunanistan'ın alacaklılarına sunuluyordu. Sonra geriye yaslanıp boş bakışlar manzarasını seyrediyordum. Sanki hiç konuşmamıştım, önlerinde hiçbir belge yokmuş gibiydi... Anlaşmazlıkların kaba güç yerine argümanların gücüyle çözüldüğü akademik günlerimi özlüyordum.”ReferandumYazın başlarında Çipras ve Varoufakis kendilerini sıkışmış buldu. Şubat'ta vaat edilen para gelmemişti ama Yunanistan borcunu ödemeyi sürdürüyordu.Varoufakis giderek daha fazla taviz verdi, tüm “kırmızı çizgilerini” çiğnedi. Ama Troyka geri adım atmıyordu. 25 Haziran'da Troyka, Varoufakis'in son tavizlerinin revize edilmiş hali üzerine daha sert kemer sıkma ve karşı reformların eklendiği skandal bir yeni muhtıra önerdi. Syriza bunu imzalasaydı tüm vaatlerini yerle bir etmiş olacaktı.Zaman ve para tükeniyordu. Köşeye sıkışan Çipras, 5 Temmuz için Troyka anlaşması üzerine referandum kararı açıkladı.Varoufakis anılarında açıkladığı üzere Çipras referandumu, Syriza'nın anlaşmayı kabul ettirebilmesi için yeterince taviz koparmaya zorlayacağını umduğu çaresiz bir blöf olarak ilan etti. Ama Troyka'yı geri adım attırmak bir yana, referandum uluslararası kapitalistlerin öfkesini alevlendirdi ve baskıyı mali, siyasi ve medya cephelerinde ikiye katladı.Yunan halkına, muhtırayı reddederlerse eurozone'dan atılacakları ve bir muz cumhuriyetine dönecekleri söylendi.Oylamanın "işten çıkarmalar", "emeklilik kesintileri" ve "özelleştirmeler" de dahil olmak üzere kemer sıkma önlemleri duvarını parçaladığı HAYIR kampanyası için bir afiş / Resim: kamu malıAMB ise likidite yardımına sınırlamalar getirerek Yunan bankalarının can damarını daha da sıktı. Bunun üzerine hükümet, kaotik bir banka hücumunu önlemek için sermaye kontrollerine gitmek zorunda kaldı. Bu önlem ATM'lerden nakit çekimini bile kısıtlıyordu.Yunanistan'da sağcı muhalefet partileri, Syriza'nın bizzat atadığı cumhurbaşkanıyla el ele vererek parlamenter bir darbenin zeminini hazırlamaya girişti. Cumhurbaşkanı “geniş bir demokratik güçler cephesi” kurulması çağrısında bulundu. Ortodoks Kilisesi hiyerarşisinden büyük futbol kulüplerinin sahiplerine kadar tüm Yunan müessesesi ise Troyka muhtırasını kabul eden EVET kampanyasının arkasına geçti.Varoufakis'e inanmak gerekirse (ki inanmamak için hiçbir neden yok) Çipras HAYIR oyunun kaybedeceğini, en iyi ihtimalle de ancak kıl payı kazanacağını umuyordu. Bu sonuç, aşağılayıcı bir anlaşmayı imzalamasını kolaylaştıracaktı.Syriza karargâhında korku ve çaresizlik hüküm sürerken sokakların havası bambaşkaydı. İşçi sınıfı bu zorluğun üstüne yiğitçe gitti. 2015'in ilk aylarında işçiler büyük ölçüde geri planda durmuş ve görüşmeleri dikkatle izlemişti. Şimdi tam güçleriyle sahneye çıkıyorlardı.Referandumun ilan edildiği 27 Haziran ile yapıldığı 5 Temmuz arasında Yunanistan'da kitlelerin olaylara doğrudan katılımıyla devrimci bir hava oluştu. Varoufakis, oylamanın arifesindeki ruh halini şöyle aktarıyor:“Kriz nedeniyle göç etmek zorunda kalmış, oy kullanmak için geri dönen öğrenciler teslim olmamam için yalvardı. Bir emekli, o ve hasta eşinin onurlarını geri kazandıkları sürece emekliliklerini kaybetmekten çekinmediğini söyledi. Ve herkes, istisnasız herkes bağırıyordu: Ne olursa olsun, teslim olma!”Mahalle meclisleri, yerel komiteler, taban propaganda kampanyaları ve sayısız miting HAYIR oyuna güçlü bir ivme kazandırdı. Başkentte bunu Yunanistan tarihinin en kalabalık gösterilerinden bazıları taçlandırdı. Aralarında 3 Temmuz'da yaklaşık yarım milyon kişinin katıldığı bir miting de vardı. Bu hareket büyük ölçüde kendiliğinden gelişmişti.Çipras kitlesel yükselişi hissedince aktif olarak HAYIR kampanyasını frenlemeye çalıştı. Mitingleri iptal etti, beklentileri aşağı çekti. Bu arada EVET kampanyası sokakta kayda değer bir karşılık bulamadı.Kapitalist propaganda makinesinin tüm baskısına, ekonomik teröre ve hatta hükümetin kararsızlığına rağmen Yunan halkı büyük çoğunlukla HAYIR dedi.Bu her şeyden önce bir işçi sınıfı oyuydu. Atina, Selanik ve diğer kentlerin proleter mahallelerinde en yüksek orana ulaşırken EVET oyu en varlıklı semtlerde kazandı.Bununla birlikte HAYIR kampanyası küçük burjuvazinin önemli bir kesimini de sürükledi: öğrencileri, profesyonelleri, çiftçileri, aydınları. Toplamda seçmenlerin yüzde 61,3'ü Troyka anlaşmasını reddederek Çipras'a köklü bir kırılma için güçlü bir yetki verdi. Her şey göz önünde bulundurulduğunda bu, kitlesel seferberliklerle desteklenmiş bir devrim oyuydu.Bir Yunan burjuva yorumcusu şöyle yazdı:“Referandum sonucu seçmenin son derece tehlikeli bir davranışını ortaya koydu; bu davranış sınıf hatları boyunca tezahür etti... Çatışmayı parlamento ile belki televizyon programlarında kalması gereken yerden sokağa taşıdı.”5 Temmuz gecesi sonuçlar açıklandığında binlerce kişi zaferlerini kutlamak için Atina'daki Syntagma Meydanı'nda toplandı. Ama bu yalnızca bir kutlama değildi. Yunanistan'ın çalışan halkı, henüz başlamakta olan bir savaş için toplanıyordu. Kaslarını germiş, kendi güçlerini hissetmişlerdi. Kalabalıkların sloganı şuydu: Oute vima piso! "Geri adım yok!"Oylamadan sonra bir TV röportajında bakan Lafazanis, sokakta karşılaştığı bir kadının söylediklerini aktardı: “Çöpten yemek yemek zorunda kalsam bile farketmez; ama geri adım atmayacaksın!” Bu sözler, ülkenin ruh halini özetliyordu.Kitleler görevin enternasyonalist niteliğini kavradı. Her şeyden önce, giderek artan umutlarını sol kanat parti Podemos'a bağlamış olan İspanyol işçilerine çağrıda bulundular. Bu parti, 2011'de başlayan indignados (öfkeliler) protestolarının üzerinde Syriza ile paralel biçimde sıfırdan yükselmişti. İspanyol işçilerin bankacılara, kapitalistlere ve Troyka temsilcilerine karşı isyanlarında onları takip edeceğini umuyorlardı.“Syriza, Podemos, venceremos [kazanacağız]” diye haykırılıyordu meydanlarda. Syriza devrimci bir parti olsaydı Yunanistan'da kapitalizmi ortadan kaldırabilir ve bu durum Avrupa'yı ve ötesini derinden sarsabilirdi.Marksistlerin işçi sınıfına güveni sarsılmazdır. Bu kör bir inanç değil, işçilerin kapitalist toplumdaki rolüne ilişkin kavrayışına dayanır. İşçiler ekonominin dizginlerini ellerinde tutar. Yoğunlaşmaları, dayanışmaları, ekonomik ağırlıkları, emeklerinin işbirliğine dayalı niteliği ve burjuvaziyle aralarındaki çatışma sayesinde tutarlı bir sosyalist bilinç geliştirme, kapitalizmi devirme ve toplumu daha yüksek bir temelde yeniden inşa etme potansiyeline sahiplerdir.Net bir hedef verildiğinde işçiler muazzam güçlerini ortaya koyabilir ve en fedakâr militanlıkla savaşabilirler. Temmuz 2015'in olayları bunu bir kez daha doğruladı.Daha sonra yenilginin suçunu sol reformist önderlikten alıp bizzat işçilere yüklemek isteyen kurnaz solcuların geriye dönük sızlanmaları, Yunan işçi sınıfının bir yürek olarak ayağa kalkıp dünya kapitalizminin emperyalist kurumlarına meydan okuduğu gerçeğini örtbas edemez.İhanetKitleler zaferi kutlayıp mücadeleye hazırlanırken Çipras çaresizlik içindeydi. Varoufakis'in aktarımıyla referandum gecesi evi “bir morgun soğukluğunu, bir mezarlığın neşesini” taşıyordu. Çipras, bir yanda eti kemiği talep eden Troyka, öte yanda referandumda bu denli net bir mesaj vermiş ve sokaklara çıkmış kitleler arasında sıkışıp kalmıştı.Çipras Brüksel'e yeni bir anlaşma umuduyla koştu. Referandumun ardından kapitalist sınıf bölünmüş ve şaşkına dönmüştü. Alman Maliye Bakanı Wolfgang Schäuble ve Doğu Avrupalı yandaşları etrafında kümelenen bir kanat Yunanistan'ı eurozone'dan atmak istiyordu. Ama Alman Şansölyesi Angela Merkel bunun ekonomik ve siyasi etkilerinden çekiniyordu. ABD ve Fransız kapitalistler de “Grexit”e karşıydı. Kısmen bu bölünmüşlüğün sonucu olarak Çipras, Haziran ayındakinden bile daha sert bir muhtırayla karşı karşıya kaldı.12 Temmuz'da Çipras anlaşmayı imzalayarak tüm vaatlerini, seçim yetkisini ve referandum sonucunu ayaklar altına aldı. Pek çok Syriza milletvekili isyan ettiğinden (32'si karşı oy kullandı, 11'i çekimser kaldı) Çipras muhtırayı parlamentodan geçirebilmek için sağcı muhalefet partilerine yaslanmak zorunda kaldı.İhanet reformizmin doğasında vardır, özellikle de sol reformizmin. Çünkü sol reformizm, kendisinin alternatifini hayal bile edemediği kapitalizmin dar ufukları içinde karşılayabileceğinden çok daha fazlasını vaat eder.Kapitalistlerle uzlaşmaya çalışırken reformistler sonunda programlarını çöpe atar. Pratikte sınandığında sözler ile eylemler arasındaki uçurum kapanmaz ve reformizm, teslimiyetinin yarattığı bu uçurumu örtbas etmek için kaçınılmaz olarak yalana sarılır.Varoufakis gibi eleştirmenler için Çipras ihanet etti çünkü dürüst değildi ve güvensiz bir karaktere sahipti. Ancak onun ahlaki iflası, siyasi iflasının sonucuydu.Bu ihanetin zeminini hazırlamak için Çipras kabinesini yeniledi ve Varoufakis'i istifaya zorladı. Varoufakis'in takdire değer yanı üçüncü muhtırayı kınaması ve böyle bir anlaşmayı imzalamaktansa eurozone'dan çıkmanın daha iyi olduğunu açıkça söylemesiydi.Ama Varoufakis, Çipras'a karşı bir muhalefet örgütleyecek kapasiteden ya da iradeden yoksun “tutarsız” bir iktisatçıydı. Bu görev için daha iyi konumdakiler vardı. Fakat onlar da bu görevde başarısız oldular.Sol PlatformRadikal Sol Koalisyonu Syriza, çeşitli fraksiyonları ve eğilimleri bünyesinde barındırıyordu. En büyük yapı, farklı kişilikleri ve grupları bir araya getiren gevşek bir fraksiyondu: Sol Platform.Parti Merkez Komitesi'nin üçte birinden fazlasını elinde tutan Sol Platform, ciddiye alınması gereken bir güçtü. Yaklaşık 30 milletvekili vardı ve Çipras kabinesinde bir bakanlık koltuğu vardı. Bu koltuğu başlıca simgesi Panagiotis Lafazanis kullanıyordu. Kadrolarının pek çoğu devlet yönetimine çekildi. Bu durum kariyer hesaplarını körükledi ve Çipras'a karşı durma iradelerini törpüledi.İlk beş ay boyunca Lafazanis ve Sol Platform yaşanan olayları tutarlı biçimde okuyamadı. Şubat'ta Troyka ile yapılan anlaşmayı da, sağcı Pavlopoulos'un cumhurbaşkanlığına atanmasını da açıkça ya da sessiz sedasız kabullendiler. Bu arada Syriza'nın solunu örgütlemek için tek parmak kaldırmadılar.https://youtu.be/LwJMFsr8tZMSol Platform'dan birkaç isim eleştiri dile getirse de muhalefetlerini mantıksal sonucuna taşımaktan kaçındılar. O sonuç neydi? Borçların reddedilmesi için parti içinde ve işçi kitleleri arasında açık ajitasyon yapmak.Referandumun ardından Çipras vaatlerinden geri döndüğünde Sol Platform milletvekilleri ve müttefikleri muhtıraya karşı oy kullandı. Parlamentodaki çoğunluğunu yitiren Çipras erken seçim kararı aldı.Bunun üzerine Lafazanis, Sol Platform'un partiden koptuğunu açıkladı. Tüm kızgınlıklarına karşın bu, aslında Çipras'ın işini çok daha kolaylaştıran yenik bir tutumdu. Partinin solu, iktidarı Çipras'ın kanadından almak için ciddi bir mücadele vermekten kaçındı.Çipras'ı Temmuz'da iktidardan düşürmek son derece mümkündü. Çünkü Syriza içinde büsbütün yalnızlaşmıştı. Merkez Komitesi'ni kaybetti (201 üyenin 109'u anlaşmayı reddeden bir bildiri imzaladı), parti şubelerini ve Syriza gençliğini kaybetti. Hatta partinin en üst organı olan sekretarya bile protesto etti.Sol Platform ve müttefikleri, kazanma şanslarının yüksek olduğu bir olağanüstü kongre çağrısında bulunmalıydı. Temmuz'da Sol Platform bir kongre toplanması önerisini gündeme getirdi. Ama bunu çekingen biçimde ve tabanı seferber etmeden yaptı. Dahası, önceki kongre delegelerinden oluşacak ve yeni bir liderlik seçme yetkisi olmayacak “kalıcı bir parti kongresi” istediler. Liderliği olağanüstü kongre yoluyla devirmek için ciddi mücadele çağrısında bulunan tek örgüt Komünist Eğilim'di. Bu örgüt bugün de Devrimci Komünist Enternasyonal’in Yunanistan kolu olan Devrimci Komünist Örgüt olarak faaliyetlerini sürdürüyor.Çipras Eylül seçimlerini açıklayınca Sol Platform yeni bir parti kurmaya girişti. Bu Çipras ile dostane bir boşanmaya dönüştü. Peki neden böyle yaptılar? Bu soruyu yanıtlamak için Sol Platform'un siyasi sınırlarına bakmak gerekiyor.Sol Platform farklı görüş tonlarını kapsıyordu. Ama programının ana eksenini tek cümleyle özetlemek mümkün: Kapitalizm çerçevesinde eurozone ve AB'den çıkmak. Lafazanis ve çevresine göre Yunanistan borcu tanımamalı, bankalarını sermayelendirmek ve kamulaştırmak için yeni para birimi çıkarmalı, işçi yanlısı bazı politikaları hayata geçirip kapitalist gelişimi teşvik etmek için parasal egemenliğini kullanmalıydı.Kapitalist sınıfın mülksüzleştirilmesi bu planın hiçbir zaman parçası olmadı. Özünde bu, “neoliberal olmayan” AB dışında yeni türde bir “ilerici” Yunan kapitalizmini öngören daha “solcu” bir reformizm çeşidiydi. Tehlikeli bir ütopyaydı.Sol Platform'un korkaklığı ve Çipras'a karşı ciddiyetle savaşmaktan kaçınması, devrimci bir programdan yoksunluğundan kaynaklanıyordu.Kuşkusuz Yunanistan Troyka ile görüşmelerde tutumunu korumuş olsaydı eurozone'un dışına itilecekti. Ama ardından gelen ekonomik kaos, hızlı ve cesur sosyalist önlemlerle dizginlenebilirdi: Yalnızca bankaların değil, ekonominin komuta mevzilerinin tamamının kamulaştırılması, üretimin halkın temel ihtiyaçlarını karşılayacak biçimde planlanması, ithalat ve ihracat üzerinde devlet tekeli kurulması. Bu önlemler, Yunan toplumunda hangi sınıfın iktidarı elinde tuttuğu sorusunu gündeme getirecekti.Yunan burjuva devleti sosyalist önlemleri hayata geçiremezdi. Ordunun, polisin ve sivil bürokrasinin üst kademeleri darbeci komplo ve sabotajların merkezi haline gelirdi. Böyle bir program ancak işçi sınıfının enerjisine, yaratıcılığına ve uyanıklığına dayanarak yürütülebilirdi: Kitlesel seferberlikler, fabrika işgalleri, işçi denetimi ve işçi komiteleri şarttı.Bu önlemler Yunan toplumunun sosyalist dönüşümünün kapısını aralar ve Avrupa'yı derinden sarsardı.Avrupa Birliği gerici bir kapitalist kurumdur. Yıkılmalı ve yerini bir Avrupa sosyalist federasyonu almalıdır. Bu nedenle Brüksel'le bir kopuş zorunluydu.Ama Grexit talebinden başlamak asıl sorunu bulanıklaştırıyordu: Sosyalizm mi, kapitalizm mi? Sol Platform liderlerinin öne sürdüğü karmakarışık reformist program büsbütün yetersizdi. Sosyalizme inanmıyorlardı, işçi sınıfına güvenleri yoktu. Kendilerine bile güvenmiyorlardı.İşte bu yüzden gerçek bir kavga vermeden sahneyi terk ettiler. Korkuyorlardı, iktidarı almak istemiyorlardı. Yükü Çipras'ın sırtına bırakıp kendi parlamenter kariyerlerini kollayacak küçücük bir sol reformist parti kurdular. Kitleler bunu oldukça net bir şekilde görebiliyordu ve Lafazanis ve ekibine itibar etmediler.“Güçler Dengesi”Sosyalist bir perspektiften yoksunlukları yüzlerine vurulduğunda Sol Platform'un önde gelen teorisyeni Stathis Kouvelakis, “bir tür efsanevi işçi iktidarına” ilişkin tüm söylemlerin (ciddiyetsiz bir tonla) “a) Yunan toplumundaki güçler dengesini ve gerçek anlamda radikal solun konumunu büyük ölçüde küçümsediğini, b) daha stratejik bir hedefle geçişsel hedefleri ve talepleri birbirine karıştırdığını” savundu.Stratejik hedef"ten Kouvelakis'in kastettiği şey, sosyalizmin uzun vadeli bir amaç olduğu ama günümüz için gerçekçi olmadığıdır.Çipras ve onun savunucuları da benzer biçimde “Avrupa'daki elverişsiz güçler dengesini” yeni bir kurtarma paketini kabul etmek zorunda kalmalarının mazereti olarak öne sürdü. Reformistleri bunaltan bu “güçler dengesini” bir inceleyelim.Kaderciliklerinde en çarpıcı ilk husus şudur: Reformistler, en “solcu” çeşitlerinde bile işçi sınıfının önderliğini güçler dengesinde aktif bir etken olarak hiç hesaba katmadı.Tersine, önderliği toplumun “nesnel” durumunu edilgen biçimde yansıtan bir ayna olarak gördüler. İşçilerin kötü bir önderliği varsa bu, hak ettikleri önderliğe sahip oldukları anlamına gelir, diye düşünüyorlar. Bu kadercilik, Troçki'nin İspanya Devrimi'nin yenilgisi üzerine kaleme aldığı son polemiklerden biri olan “Sınıf, Parti ve Önderlik”i akla getiriyor.“Ona göre [Que Faire adlı sahte Marksist dergide yazan bir yazara göre] kitlelerin yanlış politikası ancak 'toplumsal güçlerin belirli bir durumunu yansıttığı' biçiminde, yani işçi sınıfının olgunlaşmamışlığı ve köylülüğün bağımsızlıktan yoksunluğu olarak açıklanabilir. Bu kadar basit bir totoloji bulmak güçtür. ‘Kitlelerin yanlış politikası’ kitlelerin ‘olgunlaşmamışlığıyla’ açıklanıyor. Peki kitlelerin ‘olgunlaşmamışlığı’ nedir? Açıkça, yanlış politikalara olan yatkınlıkları. Yanlış politikanın ne olduğu ve bunun başlatıcılarının kim olduğu, yani kitleler mi yoksa önderler mi, yazarımız tarafından sessizce geçiştiriliyor. Bir totoloji yardımıyla sorumluluğu kitlelerin üzerine yıkıyor. Tüm hainlerin, kaçakların ve avukatlarının bu klasik numarası, İspanyol proletaryası söz konusu olduğunda özellikle iğrenç kaçıyor.”Troçki'nin dikkat çektiği gibi önderlik, güçler dengesini güçlü biçimde şekillendiren belirleyici bir etkendir. Cesur devrimci bir önderlik 2015'te çok farklı bir sonuca yol açardı. Reformistlerin kadercilik anlayışı, ihanetten sorumlu olmaktan kaçınmanın bir yoludur. Daha doğrusu sorumluluğu, olgunlaşmamışlıkla suçladıkları ve az önce ihanet ettikleri kitlelerin üzerine yıkmanın bir yolu.Syriza'nın kaderci anlayışının kendi kendini çürüttüğünün farkında bile değiller. Sorun şuydu diyorlar: Yunan ve Avrupa güçler dengesi Troyka ile sosyalist bir kopuş için elverişsizdi. Programımızı feda etsek de olur, iktidarda kalalım; “güçler dengesi” bir gün iyileşir, diye düşündüler.Oysa tam da bu tutum, hem yurt içinde hem de yurt dışında destekçilerini moral olarak çökerterek o dengeyi çok daha kötü hale getirdi. Nitekim Podemos'un 2015 sonrasındaki düşüşü de kısmen Yunanistan'da yaşananlarla bağlantılıydı.2010-14 yılları benzeri görülmemiş kitlesel seferberliklerle geçmişti. 2015'te Syriza iktidara geldi ve seçmenlerin yüzde 80'inden fazlasının sempatisini kazandı. Seçmenlerin yüzde 61'inden fazlası tüm tehditleri ve propagandayı hiçe sayarak anlaşmaya hayır dedi. Kitleler hem kutlamak hem de savaşmak için sokaklara döküldü.Referandum sonuçları açıklandığında kapitalist sınıf bölünmüş ve şaşkına dönmüştü. Bu, sol parti Podemos'un yükselişiyle birlikte İspanya'da büyük bir radikalleşme dalgasına denk geliyordu. Yunanistan'daki devrimci gelişmeler tüm Avrupa'yı sarsardı. Bilinç, adım adım değil sıçramalarla ilerliyordu.Bilinçteki bu ani sıçramalar devrimin temel özelliğidir. Güçler dengesi haftadan haftaya, günden güne, hatta saatten saate dinamik biçimde değişir. Bu koşullar altında devrimin mümkün olmadığını söylemek, devrimin hiçbir zaman mümkün olmadığını söylemektir.Hem Syriza'daki hem Sol Platform'daki reformistler, Yunanistan'ın küçük bir ülke olduğunu, yalnız kalma riskiyle karşı karşıya olduğunu ve devrim yoluna girmesi halinde büyük sıkıntılar yaşayacağını söylediler. Nikos Kazantzakis'in ünlü Kaptan Mihalis romanındaki Girit kabile reisi Kambanaroz'a benziyorlardı. O da Osmanlılara karşı ayaklanmaya girişmeden önce mutlak zafer güvencesi istiyordu ve bu korkaklığı yüzünden yoldaşları tarafından haklı olarak alay konusu yapılıyordu.Mutlak güvence arıyorsanız siyasete girmeyin. Zafer, canlı güçlerin canlı güçlerle çekiştiği mücadelenin ürünüdür. Evet, Yunan devrimi bir süre yalnız kalır ve zorluklarla boğuşmak zorunda kalırdı. Ama kapitalizm eninde sonunda en zayıf halkasından kırılmaya mahkumdur.Yunan halkası ise daha uzun bir zincirin parçasıydı. Devrim, özellikle aktif bir enternasyonalist politika izlenmesi halinde İspanya'dan başlayarak sınırların ötesine kolaylıkla yayılabilirdi. İlk zorlu aylarda Avrupa'nın dört bir yanından gelen dayanışma, Yunan devrimini boğma girişimlerini sekteye uğratırdı.“Güçler dengesi” konusundaki tüm bu söylem, reformistlerin işçi sınıfına duydukları güvensizliği yansıtır. İşçi sınıfı, Troyka ile çatışmalarında onların tek sağlam dayanağıydı. Bu güven olmadan Çipras kendini ayakları altında sağlam bir zemin bulmaktan yoksun hissetti. Derin güvensizliğinin açıklaması budur. Sol Platform liderleri de işçi sınıfına aynı küçümsemeyle bakıyordu.Acı gerçek şu: İşçi sınıfı Temmuz 2015'te devrime hazırdı. Olgunlaşmamış olan Syriza'nın önderliğiydi. Partinin solu, sağı ve merkezi dahil hepsi. Kitleler sınıf düşmanını serçe parmağıyla ezip geçebilirdi. Ama aslanları eşekler yönetiyordu. Eksik olan öznel etkenin, yani kayda değer büyüklükte bir devrimci örgütün varlığıydı.Troçki'nin sözleriyle:“Devrimin gelişimi tam da bundan ibarettir: Güçler ilişkisi, proletaryanın bilincindeki değişimlerin, geri katmanların ileri katmanlara doğru çekilmesinin ve sınıfın kendi gücüne olan artan güveninin etkisiyle durmaksızın ve hızla değişir. Bu sürecin hayati itici gücü partidir; partinin mekanizmasındaki hayati itici güç ise onun önderliğidir. Devrimci bir çağda önderliğin rolü ve sorumluluğu muazzamdır.”KKE ve Sekterliğin KısırlığıTüm bu büyük olayların ortasında Yunanistan'da gerçek anlamda sosyalist devrim için çıkış yapan bir siyasi güç vardı. Yunanistan Komünist Partisi (KKE), ülkenin en sınıf bilinçli işçilerini ve gençliğini bünyesinde barındırıyordu. Kriz yıllarında cesur antikapitalist talepleri öne sürdü. Ancak sekter politikaları kendisiyle kitleler arasına kalın bir duvar ördü.KKE 2012 seçimlerinde pek çok oy yitirdi. İşçilerin büyük çoğunluğu, o dönemde geniş bir sol hükümet çağrısında bulunan Syriza'ya yönelmişti. KKE Syriza'yı en başından eleştirdi ve reformist programına yönelik eleştirilerinin tümüyle haklıydı. Ama bu eleştiriler sabırla değil, histerik bir üslupla dile getirildi ve Syriza seçmenleriyle yankı uyandıramadı. Oysa KKE bu seçmenleri başka türlü kazanabilirdi.Ocak 2015 seçimlerinin ardından KKE, Kammenos ile kurulan ittifakı kınamalı, Syriza'nın programını müzakereler lehine sonu gelmez biçimde ertelediğini mahkûm etmeli ve muhtıraları geri almaya, Troyka dayatmalarıyla kopmasına yardım edecek herhangi bir işçi yanlısı önlem için desteğini açıklamalıydı. Bu hem Çipras'ın maskesini düşürür hem de pek çok Syriza seçmeniyle derin bir yankı uyandırırdı.KKE'nin hatalı sekter tutumu Temmuz referandumunda doruğuna ulaştı. Eleştirel biçimde HAYIR oyu çağrısında bulunmak yerine geçersiz oy kullanmayı savundu! Hükümeti ve Troyka'yı bir tuttu:“Halk, referandumdaki faaliyet ve tercihleriyle hükümetin öne sürdüğü sahte soruya verilen yanıta, AB-IMF-AMB'nin önerisini ve SYRIZA-ANEL hükümetinin önerisini reddederek karşılık vermelidir.”Ama halk işleri farklı görüyordu. Yunan toplumu, biri Troyka ültimatomunu destekleyen diğeri ona karşı çıkan iki gruba bölünmüştü. Böyle bir anda KKE'nin tutumu, bir sahtekârlık diye nitelendirdiği bu savaştan uzak durmaktı. Çipras'ın bu çatışmayı müzakerede koz olarak kullanmaya çalıştığı doğruydu. Ama kitleler bunu Troyka'ya bir darbe indirme fırsatı olarak gördü.Komünistlerin geniş işçi kitlelerini kazanabilmesi için bu ruh haliyle empati kurabilmeleri ve halkın gerekli tüm sonuçları çıkarmalarına yardımcı olmaları gerekir. Gerçek Leninist politika budur.KKE, Çipras hükümetine yönelik eleştirilerini askıya almak zorunda değildi. Ama Troyka ültimatomuna karşı seferber olan yüz binlere şunu söylemeliydi: Sizinleyiz, Troyka'ya karşı omuz omuza savaşacağız. Ama Syriza önderliğine güvenmiyoruz. Referandumu kazansak bile kemer sıkmaya son vermek için borcu reddetmemiz ve kapitalizmden kopmamız şart.KKE böylece belirleyici bir sınıf savaşında seyirci kaldı. Bu yüzden HAYIR oyunu cesurca kullananlar onu güvensizlikle izledi. Hükümet üçüncü muhtırayı imzalayıp itibarını yitirdiğinde KKE bu durumdan hiçbir şey kazanamadı.KKE'nin politikasının tamamı ters tepti ve dolaylı olarak Çipras'a yardım etti. Sekter uzaklığıyla KKE, sınıf mücadelesinde hiçbir sorumluluk üstlenmedi. Oklarını güvenli bir mesafeden fırlattı.Syriza'nın ÇözülüşüÜçüncü muhtırayı imzalamanın ardından Çipras Eylül 2015'te erken seçimi rahatça kazandı. KKE yüzde 5 civarında kalarak hiçbir kazanım elde edemedi. Lafazanis önderliğindeki Halk Birliği parlamentoya girmeyi başaramadı. Buna karşılık, nefret edilen burjuva partileri oy kaybetmeye devam etti. Çipras, tüm vaatlerine ihanet edip referandum sonucunu çiğnemesine karşın nasıl kazandı? Bu soruyu sormak, Halk Birliği'nin neden başarısız olduğunu sormakla aynı şeydir.Lafazanis beş ay boyunca Çipras'ın kabinesinde bakan olmuş ve hiç açık eleştiri yapmamıştı. Muhtıranın imzalanmasının ardından Lafazanis ve parti solcuları öfkeyle Syriza'dan çekip gitti. Ama bu kopuş siyasi olarak hazırlanmamıştı.Sol Platform aylarca hükümetle birlikte yürümüş, zaman zaman üstü kapalı eleştiriler dile getirmiş ama durumu tutarlı biçimde açıklamamıştı. Dahası, kapitalist bir Grexit için öne sürdüğü program haklı olarak kimseyi, kendileri dahil, heyecanlandırmamıştı.Çipras o yazın olaylarına en tutarlı açıklamayı sundu: Elimizden geldiğince sert müzakere ettik ama Troyka bizi ezdi geçti. Eurozone'dan çıkmayacağımıza söz vermiş olduğumuzdan başka seçeneğimiz kalmamıştı. Muhtırayı da mümkün olduğunca adaletli ve insancıl uygulayacağız.Önceki aylarda sessiz kalan Lafazanis ve Halk Birliği bu argümanlara ikna edici yanıtlar veremedi. Kitleler eski örgütleriyle bağını kolayca koparmaz.Troçki'nin dediği gibi: “Ancak kendi deneyimleri sayesinde, birkaç aşamadan geçerek geniş kitle katmanları yeni önderliğin eskisinden daha kararlı, güvenilir ve bağlı olduğuna ikna olabilir” Lafazanis ne daha kararlıydı ne de daha güvenilirdi.Eylül 2015 seçimlerinde üçüncü muhtıraya muhalefet kendini ağırlıklı olarak sandığa gitmemek şeklinde gösterdi. Katılmama oranı 7,5 puan arttı.Zamanla Çipras'ın otoritesi çöktü. Syriza yeni muhtırayı eksiksiz uyguladı ve yeni kesim turlarını hayata geçirdi. 2019 seçimlerini bekleneceği üzere Kyriakos Mitsotakis'in Yeni Demokrasi'sine kaptırdı. O parti o günden bu yana iktidarda kalmayı sürdürüyor.Pek çok eski Syriza solcusu bugün Yunan toplumunda “yapısal” bir sağa kayıştan söz ediyor. Mantıkları şu: Kitleler 2015'te devrime hazır değildi. Nesnel mücadele koşulları Syriza liderliği için elverişsizdi. 2015 olaylarının ardından kitleler moralsizleşti ve iddaalara göre sağa kaydı.Bu safsatanın asıl amacı reformistleri sorumluluktan kurtarmaktı. Gerçek ise tam aksiydi: Reformistlerin ihaneti, sağın geri dönüşünün koşullarını hazırladı. Kitleler aslan gibi savaştı; olağanüstü cesaret ve kararlılık sergiledi. Önderliğini aşarak, bazen ona rağmen ayağa kalktılar. Tüm şeref Yunan işçi sınıfına aitti. Onlardan daha fazlası ne istenebilirdi ki?Eksik olan şey, durumda belirleyici etken olan yeterli devrimci önderlikti.Referandumun ardından yaklaşık on yıl geçti ve temel sorunların hiçbiri çözüme kavuşmadı. Yunan borcunun GSYİH'ya oranı 2020'deki yüzde 210 zirvesinden gerilemiş olsa da hâlâ yüzde 142 gibi son derece yüksek bir düzeyde seyrediyor. Yeni bir kriz kapıda.İşçi sınıfı yeniden harekete geçmeye başlıyor. Devrimci önderliğinin, belirleyici olaylar gerçekleşmeden önce oluşturulması gerekiyor. Devrimci Komünist Enternasyonal'in Yunanistan'da ve uluslararası arenada üstlendiği görev budur.