Reformizme karşı mücadele Share TweetSon aylarda dünyanın dört bir yanında solcu isimler manşetlerden düşmüyor. ABD’de Zohran Mamdani ve Bernie Sanders, Britanya’da ise Jeremy Corbyn ve Zarah Sultana gibi kendisini sosyalist olarak tanımlayan isimler, işçi sınıfının kronik sorunlarına “basit çözümler” sunabilecekleri iddiasıyla büyük ilgi görüyorlar.Aslında karşımızdaki bu tablo yeni değil. Kapitalizmin yarattığı sorunları, sistemi kökten yıkmadan da ortadan kaldırılabileceği fikrine dayanan reformizm, uluslararası işçi hareketinde uzun zamandır var olan bir yanılgı. Her komünist, reformizmin sınırlarını net bir şekilde kavramayıp; bugün reformist liderlerin peşinden giden işçi ve gençlerin gözünde bu sınırları ifşa edebilecek beceriye de sahip olmalı.Elimizdeki bu temel soru, In Defence of Marxism dergisinin 50. sayısındaki başyazıda ayrıntılarıyla ele alınıyor.Reformizm ve devrim arasındaki mücadele temalı makalelerle yeni In Defense of Marksism dergisi şimdi çıktı!Bu sayımızın kapak konusu olan Yunanistan'dan Dersler makalesinin ana eksenini reformizm sorunu oluşturuyor. Yani savaş ve yoksulluk gibi toplumsal sorunların, kapitalist sistemin devrimci bir mücadeleyle yıkılmadan, kademeli bir şekilde iyileştirilebileceği yanılgısı.Bu bakış açısı özünde, işçi hareketinin mücadelesini sadece o an elde edilebilecek kazanımlarla sınırlandırması gerekliliğini savunur. Sözde her küçük zaferle işçi sınıfı daha iyi koşullara kavuşacak ve güçlenecektir; böylece kurtuluş yolunda yavaş ama emin adımlarla ilerlenebileceği savunulur. Böylelikle, hareketin “nihai amacı” olan sosyalizm üzerine yapılan tartışmalar da bir anda akademik bir detay seviyesine indirgenir.Pek çok kişi için bu, devrimci mücadeleye kıyasla daha gerçekçi ve “ayakları yere basan” bir alternatif olarak görünür. Zira, bu yaklaşım şiddet riski ya da istikrarsızlık barındırmadan bir değişimi vaat eder.Bu iddiaların gerçekçi göründüğü dönemler de oldu. Kapitalizmin hızla yükseldiği dönemlerde, özellikle gelişmiş ülkelerde, sermaye sahipleri bazı demokratik ve sosyal reformların maliyetini üstlenebildi. Birinci Dünya Savaşı öncesindeki sosyal demokrasinin yükselişi ya da İkinci Dünya Savaşı sonrası “Şanlı Otuz Yıl” bu duruma örnek teşkil eder.Ancak tarih aynı zamanda şunu da gösteriyor: Kapitalizm altında barışçıl ve kademeli bir ilerleme mümkün değildir. Krizler düzenli olarak sistemi sarsmakta, bazen de tamamen kitlemektedir. Üstelik sistem zayıfladıkça bu krizler derinleşir ve daha uzun süreli hale gelir.KrizYirminci yüzyıl, reformizmin ne kadar hızlı kendi zıddına dönüşebildiğinin örnekleriyle dolu. Sosyal demokrasinin beşiği olan Avrupa’da o meşhur refah dönemi; yerini kitlesel işsizliğe, iç savaşlara ve sonunda faşizme bıraktı.İşçi hareketinin rotasını, yöntemini ve ufkunu kapitalizmin sınırlarına hapseden reformistler, yeni haklar kazanamadığı gibi elde olanları da kaybetti. Hatta birçoğu, kendi devletlerinin bekası uğruna emperyalist savaşlarda ve işçilere yönelik saldırılarda egemen sınıfla aynı safta yer aldı.Troçki 1935’te durumu şöyle özetliyordu:“Reformlar olmadan reformizm olmaz; iyi giden bir kapitalizm olmadan da reformlar olmaz. Sağ-reformist kanat, burjuvaziye işçi sınıfının eski kazanımlarını parçalama konusunda doğrudan ya da dolaylı destek verdiği anda, artık anti-reformist bir karakter kazanır.” [1]Bugün kapitalizmin krizi, aynı zamanda reformizmin de krizi olarak yansıyor.1970’lerde savaş sonrası büyüme dönemi bittiğinden beri işçi sınıfının hakları dünyanın her yerinde geriliyor. Reform dediğimiz şey artık açıkça karşı-reforma dönüştü. 1940’larda “beşikten mezara” sosyal yardım sistemini kuran Britanya İşçi Partisi, bugün engelli yardımlarından 5 milyar sterlin kesmenin peşinde.Bernie Sanders ve Joe Biden, Ekim 2024 / Görsel: kamuya açık2008 krizinin ardından milyonlarca işçi ve genç yüzünü sola döndü. Yunanistan’da Syriza, İspanya’da Podemos, Britanya’da Corbyn, Fransa’da Mélenchon ve ABD’de Sanders; “sosyalizm” vurgusuyla radikal değişim vaat ederek kitleleri peşlerinden sürükledi.Hepsinin ortak yanılgısı, kapitalizmin akıllıca politikalar ve devlet müdahalesiyle düzeltilebileceğine inanmasıydı. Sosyalist bir dil kullanmalarına rağmen hiçbirinin amacı sistemi yıkmak değil, onu ehlileştirmekti. Kemer sıkmayı, kapitalizmin kaçınılmaz sonucu olarak değil, sadece yanlış “neoliberal” tercihlerin ürünü olarak gördüler.Sonuç? Hiçbiri dişe dokunur bir reform bile gerçekleştiremedi. Corbyn, “antisemitizm” ve “Brexit” tartışmalarında sağın baskısına boyun eğerek kendi hareketini zayıflattı.Sanders, 2016’dan beri “Trump gelmesin” diye Demokrat Parti’nin önüne koyduğu her adayı destekledi.Yunanistan’da Syriza ise kemer sıkmaya karşı aldığı tarihi yetkiyi uluslararası finans sermayesinin önüne serdi ve Yunan halkını daha derin bir krize sürükledi.Egemen sınıfın direnciyle karşılaşan her sol reformist lider, en kritik anda geri çekildi.Sonuçta “sol” ciddi bir itibar kaybı yaşadı; ama tabandaki öfke sönmedi. Aksine, işçi sınıfının bir kesimi bir çıkış ararken Trump gibi ya da “Reform UK” ve “Alternative für Deutschland” gibi sağ popülist isimlere yönelmeye başladı.İhanetPeki bu döngü neden devam ediyor? Cevabı yine Troçki’nin bir sözünde saklı: “Mevcut olguya tapanlar, geleceği inşa edemezler.” [2]Reformistlerin bakış açısı en kaba ampirizme (deneycilik) dayanır ve pragmatik yanıyla övünmeyi bir meziyet sayar. Başlangıç noktası olarak hemen ulaşılabilecek olguları alır ve bütün stratejilerini buna göre inşa eder.Ekonominin kapitalist sınıfın mülkiyetinde ve kontrolünde olması tartışmasız bir gerçek; burjuva devletinin varlığı ve gücü de öyle. Sözde “liberal demokrasilerde” yasaların parlamentodan geçmesi, evrensel oy hakkı, sendikalar ve benzeri uygulamalar da hayatın somut olguları arasında yer alır.İşçi sınıfının varlığını kabul ederler ama bu sınıfın burjuva devletini yıkıp toplumu kendi başına yönetebileceği fikrini “ütopik” buldukları için reddederler. Neden? Çünkü işçiler bunu halihazırda yapmıyor.Böylece burjuva devleti “genel devlet”e, burjuva demokrasisi “mutlak demokrasi”ye, egemen sınıfın ahlakı ise “evrensel değerler”e ve “genel ahlak”a dönüşür.Kısacası, bir reformist için kapitalist düzen, mevcut olan ve olabilecek tek düzendir. Bu düzenin sarsılması ihtimali bile onları ürkütür.Reformist liderlerin, kendi başlattıkları kitle hareketlerinden bile korkmalarının nedeni budur. Onlar için işçi sınıfı, sistemi yıkacak bir güç değil, yalnızca temsil edilecek bir kalabalıktan ibarettir. Grevler ve eylemler ise patronlarla pazarlıkta kullanılan araçlara indirgenir.Sistemin temellerinin sarsıldığını hissettiği anda reformistler geri adım atar. Bu tür liderlerle işçi sınıfının elde edeceği tek şeyin yenilgi olması kaçınılmazdır.SekterlikMarksizm, tarih boyunca sınıf mücadelesini bilimsel olarak inceleyerek, kapitalist sorunların ve kapitalizmin işçi sınıfı tarafından bilinçli bir şekilde devrilmeden ortadan kaldırılamayacağını göstermiştir.Bogotá'da Gustavo Petro'yu destekleyen bir miting, Mart 2025 / Resim: AP, AlamyBu yüzden gerçek komünistlerin temel görevi, işçi hareketinin sınıf bağımsızlığını savunmaktır. Hareketi sistemin kurumlarına bağlamaya çalışan her girişime karşı durmak, Troçki’nin deyimiyle “komünist alfabesinin ilk harfidir.”Ama altı yaşındaki bir çocuğun bile size söyleyebileceği gibi, alfabenin başka harfleri de vardır. Ve işçi liderlerinin reformizmi ile işçilerin kendilerinin reform için gösterdiği çabayı net bir şekilde ayırmak gerekir.Çoğu zaman ikisi örtüşebilir. Reformistler reformlar önerir ve işçiler, somut iyileşmeler umuduyla onların peşinden gider. Bazı Marksistler, kitlelerin “reformist yanılsamalarını” küçümsemeye meyilli olabilir. Onlara göre yapılması gereken şey, işçilere yanıldıklarını, liderlerinin onlara ihanet edeceğini ve reformist siyasetçilere destek vererek vakit kaybetmemeleri gerektiğini vaaz etmektir.Bunların hepsi soyut düzeyde doğru olabilir. Nihayetinde böyle bir argüman; kapitalist kriz dönemlerinde reformizmin, kitlelerin talep ettiği kazanımları artık sağlayamayacağı şeklindeki derin bir gerçeğe dayanır. Ancak bu tespiti olduğu gibi bırakmak, tam da aşırı soyutluğu nedeniyle hatalı ve kendi kendini çürüten bir yaklaşıma dönüşür.İşçi sınıfına kapitalizmi yıkmaları gerektiğini basitçe anlatmak ancak bu genel gerçeği canlı hareketin somut talepleriyle bağlamadan yapmak, sekterliğin ayırt edici özelliğidir. Troçki’nin açıkladığı gibi:“Sekter, toplumu bir okul, kendisini de o okulun yegâne hocası olarak görür. Ona göre işçiler, 'teferruat' saydığı gündelik dertleri bırakıp kendi kürsüsünün önünde dizilmelidir; sanki kurtuluşun anahtarı sadece o kürsüdeki nutuktadır.” [3]Bilinçİşçilere devrimci olması gerektiğini söylemek yetmez; devrimci bilincin nasıl geliştiğini anlamak gerekir. Bu bilinç yalnızca teorik tartışmalarla değil, diyalektik bir süreçle, yani toplumu değiştirme pratiği içinde ve dramatik sıçramalarla şekillenir.Bu durum özellikle kapitalizmin en temel reformları bile karşılayamaz hale geldiği kriz dönemlerinde belirginleşir.1922’de Komünist Enternasyonal şu tespiti yapmıştı:“Bugünkü işçi hareketinin genel durumuna bakarsak; kitlelerin en basit sloganlarla başlattığı ciddi bir eylem bile, kaçınılmaz olarak devrimin temel meselelerini gündeme getirecektir.” [4]Bunun örneğini dört yıl sonra İngiltere’de gördük. Üç milyondan fazla işçi, “Ücretten tek kuruş eksilmesin, mesaiye tek dakika eklenmesin!” sloganıyla genel greve gitti. Patronların saldırısına karşı başlayan savunma mücadelesi, bir anda işçi sınıfını devletin tüm gücüyle karşı karşıya getiren bir çatışmaya dönüştü ve işçiler o an iktidarı alabilecek güçteydi.Bugün dünyada, benzer kırılmaların yaşanması için her türlü koşul mevcut. Kolombiya’da milyonlarca kişi; çalışma koşulları, sağlık ve emeklilik gibi alanlarda reform sözü veren Gustavo Petro’yu ülkenin ilk solcu başkanı olarak seçti.Petro, amacının sosyalizm değil, “insan odaklı bir kapitalizm” kurmak olduğunu açıkça söylediği halde milyonlarca işçi, bunu hayatlarını iyileştirecek bir adım olarak gördükleri için onun hükümetini ve reform sürecini destekliyor.Asıl sorun şu: Kolombiya kapitalizmi bu talepleri karşılayacak güçte değil. Bu yüzden egemen sınıf; medyayı, meclisi ve mahkemeleri kullanarak reformları engellemek için sert bir direnç gösteriyor.Petro, reformlarını savunmak için halkı sokağa çağırdığında, burjuva demokrasisinin sınırlarını aşmayı düşünmüyordu. Amacı, kitlelerin baskısıyla egemen sınıftan taviz koparmaktı. Ancak Petro’nun niyetleriyle, sokağa çıkan işçi ve gençlerin niyetleri aynı değildi.Petro’nun çağrısıyla kurulan halk meclisleri (cabildos), hızla radikalleşti. Bu meclislerdeki en aktif kesimler, 2021’de sağcı Duque hükümetini sarsan halk ayaklanmasını hatırlatarak "Ulusal Grev" (Paro Nacional) çağrıları yapmaya başladı.Kitlesel bir devrimci hareketin yükselmesinden korkan egemen sınıf geçici bir geri adım attı ve Petro’nun iş reformu tasarısı Haziran’da meclisten geçti. Ancak kriz derinleştikçe bu hamleler devam edecek; kitlelerin radikalleşmesi, Petro’nun çizdiği sınırlarla eninde sonunda karşı karşıya gelecektir.Sınıf mücadelesinde işçilerin “Artık geri adım atmayacağız!” dediği kırılma anları vardır. Lenin bunu devrimin temel koşullarından biri olarak gördü. 2015’te Yunanistan’da yaşanan da tam olarak buydu.Syriza hükümeti, alacaklıların dayattığı kemer sıkma paketini referanduma götürdüğünde, halkın cevabı tek bir kelimeydi: “Oxi!” (Hayır!).Liderlerin sadece pazarlık masasında elini güçlendirmek için planladığı bu oylama, kitleleri ayağa kaldırdı. Olay, kapitalizmle köprüleri atabilecek ve tüm Avrupa’da devrimci bir dalga başlatabilecek bir harekete dönüştü.Tam bu noktada, liderlik meselesi her şeyin kaderini belirleyen asıl düğüm noktası haline geliyor.Yunanistan örneğinin de kanıtladığı gibi, reformist bir önderlikten çıkış yolu beklemek beyhudedir. Liderlerin vaatleri ile yaptıkları arasındaki uçurum artık taşınamaz hale gelir ve bütün hareket bir çıkmaza saplanır.Komünistlerin göreviPeki, işçiler bu kadar radikalleştikleri halde neden liderlerini aşıp iktidara doğrudan el koymuyorlar?Petrograd, Nisan 1917 - Bolşeviklerinı 'Tüm İktidar Sovyetlere!' sloganının Işçiler tarafından taşındığı görülebilir / Görsel: kamuya açıkİşçiler devrimci liderliği doğaçlama yapabilselerdi, o zaman devrimci partilerin varlığı gereksiz olurdu ve biz zaten sosyalizm altında yaşıyor olurduk.Devrimci partinin asıl işi, reformlarla devrim hedefi arasında sağlam bir köprü kurmaktır. Rosa Luxemburg'un Reform ya da Devrim’de açıkladığı gibi:“Toplumsal reformlar ve devrim arasında [Marksistler için] çözülmez bir bağ var.” [5]Ancak sözden eyleme geçmek için parti, işçi sınıfının çoğunluğunun güvenini kazanabilmelidir. Stratejik sorunlar böylece taktiksel meselelere dönüşür.Komünistler dünyaya işçi sınıfının gözüyle bakmayı bilmelidir. Kitlelerin mevcut bilincini, tüm eksiklikleriyle başlangıç noktası olarak görüp, reformist liderlere duydukları güven, demokratik hayalleri veya ulusal meseledeki bakış açıları gibi tüm yanılsamalarıyla olduğu gibi kabul etmeliyiz. Asıl işimiz, bu durumu işçi sınıfının toplumu yönetme zorunluluğuyla birbirine bağlamak olmalı.Eğer komünistler, kitlelerin taleplerinde veya lider seçiminde yanıldığını düşünüyorsa, onlara gerçeği söylemeli. Ama bunu kenara çekilip ders verir gibi yapmamalıyız. Önce, işçilerin seçtiği her türlü zeminde onlarla omuz omuza savaşmaya hazır olduğumuzu göstermeliyiz.Marx ve Engels'in temellerini attığı bu yaklaşım, Troçki’nin başta Geçiş Programı’nda olmak üzere tüm hayatı boyunca savunduğu çizgi olarak kabul ediliyor. Bolşeviklerin 1917 Ekim'inde tarihin en büyük devrimini gerçekleştirmesini sağlayan da tam olarak bu anlayıştı.1917 baharında işçilerin çoğu hâlâ Menşevikler gibi reformist partilere umut bağlıyordu. Lenin, işçilere sadece “reformistleri bırakın” demek yerine, bu partilere “Madem öyle, iktidarı siz alın ama egemen sınıfla ve onların uşaklarıyla işbirliği yapmayı kesin!” diye açıkça çağrıda bulundu. Bu hamle müthiş etkili oldu; çünkü hem o dönem işçilerin çoğunun isteğini yansıtıyor hem de reformistlerin, işçilerin taleplerini pratikte asla karşılayamayacağını kanıtlıyordu.Aynı şekilde, Bolşeviklerin “Kurucu Meclis” ve “toprağın köylülere dağıtılması” talepleri de özünde sosyalist talepler değildi; bunlar halkın içinden gelen isteklerdi. Ancak Bolşevikler bu taleplere devrimci ve geçişsel bir nitelik kazandırdılar. Bunu da şu gerçeği izah ederek yaptılar: Bu taleplerin gerçekleşmesinin tek yolu, işçi ve köylülerin kendi kurdukları sovyetler (meclisler) aracılığıyla iktidarı bizzat ellerine almasıdır.Lenin’in Bolşeviklere tavsiyesi netti: “Sabırla açıklayın!” Bu sayede işçiler kendi deneyimleriyle doğru sonuçlara ulaştılar ve uğrunda savaştıkları reformları gerçekten hayata geçirebilecek tek gücün Bolşevikler olduğunu gördüler. Bu sabırlı çalışma olmasaydı, Ekim Devrimi asla gerçekleşemezdi.Bizim GörevimizÖnümüzdeki dönem devrimci komünistler için büyük fırsatlar sunarken, aynı zamanda zorlu sınavlar da içeriyor olacak.Lenin ve Troçki, Mayıs 1920 / Görsel: kamuya açıkEğer en ileri işçileri ve gençleri bayrağımız altında toplayamazsak, mevcut liderliğe devrimci bir alternatif olduğumuz iddiası boş bir laftan öteye geçemez. Bugün reformizme karşı verdiğimiz mücadele, kendi izolasyonumuzu aşma mücadelesinden başka bir şey değildir.Devrimci komünistlerin henüz yolun başında olduğu ülkelerde, işçi sınıfının öncü kesimlerini kazanmak hâlâ geleceğe dair bir hedeftir. Ancak bu aşamada bile; sadece işçi liderlerinin hatalarını parmakla gösteren değil, işçilerin ruh halini de iliklerine kadar hisseden, tam donanımlı Marksist kadrolar, yani gerçek komünistler yetiştirmeliyiz. Dünya çapında komünizmin güçlerini gerçekten güçlendirmenin tek yolu budur.Reform mücadelesi, reformizm ve devrim arasındaki o ince çizgiyi kavramak, her devrimci mücadele için bir gerekliliktir. Bunu anlamayanlar, en fazla bir komünist propaganda topluluğunun rolünü oynayabilir; ancak asla proletarya devriminin partisine dönüşemez.Görevimiz belli. Eğer başarmak istiyorsak, geçmişin derslerini rehber edinmek zorundayız. Kaynakça L Trotsky, ‘Once More on Centrism’, The Militant, Vol. 7, No. 16, 1934, pg 3 L Trotsky, The Revolution Betrayed, Wellred Books, 2022, pg xviii L Trotsky, ‘Sectarianism, Centrism and the Fourth International’, New Militant, Vol. 2, No. 1, 1936, pg 3 ‘Theses on the United Front’, Resolutions & Theses of the Fourth Congress of the Communist International, The Communist Bookshop, 1922, pg 36 R Luxemburg, Reform or Revolution, Pathfinder, 1970, pg 5