Neden Marksistiz?

Kapitalizm, tarihindeki en derin krizini yaşıyor. Ekonomik, sosyal ve politik bir kriz olan bu kriz, şu anda dünya çapında siyasi çalkantılar ve artan sınıf mücadeleleriyle kendini gösteriyor. Egemen sınıf Marksizmin naaşını defnetmeye yelteniyorsa bile aslında Marksizm hiçbir zaman bugünkü kadar güncel olmamıştı. Alan Woods, bu güncellenmiş makalesinde Marksizmin özünü ve günümüzdeki rolünü açıklıyor.

Francis Fukuyama, 1992 yılında "Tarihin Sonu ve Son İnsan" adlı bir kitap yayınladı ve kitap anında çok satanlar arasına girdi. Fukuyama, bu kitapta sosyalizmin, komünizmin ve Marksizmin sonunu ve piyasa ekonomisi ile burjuva demokrasisinin kesin zaferini yüksek sesle ilan etti. Sovyetler Birliği'nin çöküşü, bundan böyle tek bir sistemin mümkün olduğu anlamına geliyordu: Kapitalist piyasa ekonomisi. Ve bu anlamda tarih sona ermişti.

[Burada sunulan fikirlere katılıyorsanız, Devrimci Komünist Enternasyonal’e katılın ve kapitalizmi devirmek için devrimci bir hareket inşa etmeye yardımcı olun!]

Bu fikir, art arda gelen kârlılık yılları ve neredeyse kesintisiz ekonomik büyümeyle damgalanan piyasa ekonomisinin görünürdeki başarısıyla doğrulanmış gibiydi. Politikacılar, merkez bankacıları ve Wall Street yöneticileri, kapitalist kalkınmanın döngüsel doğasını nihayet dizginlediklerine ikna olmuşlardı. Kapitalizmin mümkün kıldığı en ‘mükemmel’ dünyada her şey yolundaydı.

Ama tarihten sıyrılıp kurtulmak o kadar kolay değildir. O zamandan beri tarihin çarkı 180 derece döndü. Fukuyama'nın kitabının yayınlanmasından yalnızca on altı yıl sonra, 2008 krizi küresel kapitalizmin tüm yapısını çöküş noktasına getirdi ve dünyayı 1930'lardan bu yana yaşanan en derin krize sürükledi. Ve hala kendini bu uçurumdan kurtarmak için mücadele ediyor.

O günden bu güne yaşananlar Fukuyama'nın tüm güvenilir öngörülerini çürüttü. 2008 bunalımından önce burjuva iktisatçıları, artık yükseliş ve düşüş olmayacağını, döngünün ortadan kalktığını iddia ediyorlardı. "Etkin piyasa hipotezi" adı verilen harika bir yeni teori geliştirmişlerdi; bu teoriye göre, kendi haline bırakıldığında piyasa her şeyi çözecekti.

Aslında bu düşünce, hiç de yeni sayılmaz; Say Yasası'nda yer alan, piyasa ekonomisinde arz ve talebin birbirini dengeleyeceği ve böylece aşırı üretim krizini imkansız kılacağı şeklindeki eski fikrin tekrarından başka bir şey değildir. Marx, bu saçmalığı bir asırdan fazla bir süre önce çürütmüştü. "Er ya da geç" piyasa güçlerinin her şeyi çözeceği iddiasına, John Maynard Keynes ise şu meşhur cevabı vermişti: "Uzun vadede, herkes ölüdür."

Bugün eski yanılsamalardan eser kalmadı. Burjuvazi ve stratejistleri en derin bunalımın içinde. Troçki, 1930'larda burjuvazinin "gözleri kapalı bir şekilde felakete doğru kızakla kaydığını" söylemişti. Bu sözler güncel duruma sanki dün yazılmışlar gibi uymakta.

Kapitalizmin ilerici potansiyelini tükettiği giderek daha da belirginleşiyor. Sanayiyi, bilimi ve teknolojiyi geliştirmek yerine, onları sürekli olarak baltalıyor. Artık kimse ekonomik toparlanmanın eşiğinde olduğumuza dair sürekli güvencelere inanmıyor. Üretici güçler durgunlaşıyor veya geriliyor, fabrikalar sanki birer kibrit kutusu gibi kapanıyor ve milyonlarca insan işsiz kalıyor.

Tüm bunlar, üretici güçlerin dünya çapındaki gelişiminin özel mülkiyetin ve ulus devletin dar sınırlarını aştığını gösteren belirtilerdir. Bu, kapitalizmin kelimenin tam anlamıyla iflasını ortaya koyan mevcut krizin en temel nedenidir.

Krizin belirtileri her yerde kendini gösteriyor: ekonomik, sosyal ve politik olarak. Dünya ticaretini ve ekonomik büyümeyi artırmada önemli rol oynayan devasa Çin ekonomisi keskin bir şekilde yavaşlarken, Japonya durgun. Sözde gelişmekte olan ekonomilerin hepsi şu veya bu ölçüde krizde. ABD, modern zamanlarda eşi benzeri görülmemiş bir toplumsal ve politik krizden geçiyor.

Atlantik'in diğer yakasında Avrupa kapitalizmi kritik bir durumda. Yunanistan'ın durumu, Avrupa kapitalizminin hastalıklı durumunu açıkça ortaya koyuyor. Ancak Portekiz ve İspanya da pek iyi durumda değil. Fransa ve İtalya da onlardan çok geri kalır durumda değil. AB'den ayrılma kararının ardından, bir zamanlar Avrupa'nın en istikrarlı ülkelerinden biri olarak görülen İngiltere, ekonomik kriz, değersizleşen sterlin ve kronik siyasi istikrarsızlık sarmalına girdi.

Burjuva iktisatçıları ve politikacıları ve hepsinden önemlisi tüm reformistler, bu krizden çıkmak için canlanma işaretleri arıyorlar. İş döngüsünün toparlanmasını kurtuluş olarak görüyorlar. İşçi sınıfının liderleri, sendika liderleri ve Sosyal Demokrat liderler, bu krizin geçici olduğuna inanıyorlar. Mevcut sistemde bazı düzenlemeler yapılarak sorunun çözülebileceğini, gereken tek şeyin daha fazla kontrol ve regülasyon olduğunu ve “o eski güzel günler”e dönebileceğimizi düşünüyorlar.

Ancak bu kriz normal bir kriz değil, geçici bir kriz de değil. Temel bir dönüm noktasını, kapitalizmin tarihsel bir çıkmaza girdiği noktayı işaret ediyor. Beklenebilecek en iyi şey, yüksek işsizlik ve uzun bir kemer sıkma, kesinti ve düşen yaşam standartlarıyla birlikte zayıf bir toparlanmadır.

Burjuva ideolojisinin krizi

Marksizm her şeyden önce bir felsefe ve bir dünya görüşüdür. Marx ve Engels'in felsefi yazılarında; kendi içine kapalı bir felsefi sistem değil, geliştirilselerdi bilimin metodolojik cephaneliğine değerli bir katkı sağlayabilecek bir dizi parlak fikir ve ipuçları buluruz.

Burjuva ideolojisinin krizi hiçbir yerde felsefe alanında olduğundan daha açık değildir. Burjuvazi, ilerlemeyi savunduğu ilk dönemlerinde, büyük düşünürler üretebilmişti: Hobbes ve Locke, Kant ve Hegel. Ancak çöküş döneminde olan burjuvazi, bunamış bir yaşlı adam gibidir, büyük fikirler üretemez. Aslında, hiçbir yeni fikir üretemez.

Modern burjuvazi, cesur genellemeler yapamadığı için ideoloji kavramını inkâr eder. Bu nedenle postmodernistler "ideolojinin sonu"ndan bahseder. İlerleme kavramını, kapitalizm altında daha fazla ilerleme mümkün olmadığı için inkâr ederler. Engels bir keresinde şöyle yazmıştı: "Felsefe ve gerçek dünyanın incelenmesi arasındaki ilişki, mastürbasyon ve cinsel aşk arasındaki ilişkiye benzer." Modern burjuva felsefesi, ikincisinden ziyade birincisini tercih eder. Marksizmle mücadele takıntısıyla felsefeyi eski, köhne ve kısır geçmişinin en kötü dönemine geri sürüklemiştir.

Diyalektik materyalizm, doğanın, toplumun ve düşüncenin işleyişini anlamaya yönelik dinamik bir görüştür. 19. yüzyılın modası geçmiş bir düşünüş biçimi olmaktan çok, doğa ve topluma dair çarpıcı biçimde modern bir görüştür. Diyalektik, klasik fiziğin eski mekanik ekolünün karakteristik özelliği olan sabit, katı ve cansız bakış açısını ortadan kaldırır. Belirli koşullar altında şeylerin kendi zıtlarına dönüşebileceğini gösterir.

Küçük değişimlerin kademeli olarak birikiminin kritik bir noktada devasa bir sıçramaya dönüşebileceği diyalektik düşüncesi, modern kaos teorisi ve türevlerinde çarpıcı bir şekilde doğrulanmıştır. Kaos teorisi, bilime yüz yıldan fazla bir süredir egemen olan dar görüşlü mekanik indirgemeci determinizme son vermiştir. 19. yüzyılda Marksist diyalektik, kaos teorisinin bugün matematiksel olarak ifade ettiği şeyin bir öngörüsüydü: şeylerin birbiriyle ilişkililiği, farklı varlıklar ve süreçler arasındaki ilişkilerin organik doğası.

Faz geçişlerinin incelenmesi, çağdaş fiziğin en önemli alanlarından birini oluşturur. Aynı olgunun sonsuz sayıda örneği vardır. Niceliğin niteliğe dönüşümü evrensel bir yasadır. Kuzey Amerikalı bilim insanı Mark Buchanan, Ubiquity adlı kitabında bunu kalp krizleri, çığlar, orman yangınları, hayvan popülasyonlarının yükseliş ve düşüşü, borsa krizleri, savaşlar ve hatta moda ve sanat akımlarındaki değişimler gibi çeşitli olgularda gösterir. Daha da şaşırtıcı olanı, bu olayların kuvvet yasası olarak bilinen matematiksel bir formülle ifade edilebilmesidir.

Bu olağanüstü keşifler, Hegel'in diyalektik felsefesini rasyonel (yani materyalist) bir temele oturtan Marx ve Engels tarafından uzun zaman önce öngörülmüştü. Hegel, Mantık (1813) adlı eserinde şöyle yazmıştır: "Küçük nedenlerden büyük etkilerin doğmasına izin vermek, tarihte yaygın bir şaka haline gelmiştir." Bu, "kelebek etkisi"nin duyulmasından çok önceydi. Volkanik patlamalar ve depremler gibi devrimler de uzun bir süre boyunca yavaş yavaş biriken çelişkilerin sonucudur. Süreç sonunda ani bir sıçramanın gerçekleştiği kritik bir noktaya ulaşır.

Tarihsel materyalizm

Her toplumsal sistem, insanlar için mümkün olan tek varoluş biçimini temsil ettiğine, kurumlarının, dininin, ahlakının söylenebilecek son söz olduğuna inanır. Yamyamlar, Mısırlı rahipler, Marie Antoinette ve Çar Nicolas da buna hararetle inanıyorlardı. Francis Fukuyama da, en ufak bir dayanak olmaksızın, sözde "serbest girişim" sisteminin tek mümkün sistem olduğuna -tam da batmaya başladığı bir sırada- bizi temin ettiğinde tam da bunu göstermek istiyordu.

Tıpkı Charles Darwin'in türlerin değişmez olmadığını ve bir geçmişe, bir bugüne ve bir geleceğe sahip olduklarını, değişip evrimleştiklerini açıklaması gibi, Marx ve Engels de belirli bir toplumsal sistemin sonsuza dek sabit olmadığını açıklar. Toplum ile doğa arasındaki bu benzetme, elbette, yalnızca bir benzetmedir. Ancak tarihin en yüzeysel incelemesi bile, pürüzsüz ve aşamalı dönüşüm fikrinin temelsiz olduğunu gösterir. Toplum da, tıpkı doğada olduğu gibi, uzun ve yavaş kademeli değişim dönemlerine tanık olur, ancak bu çizgi aynı zamanda değişim sürecinin muazzam bir şekilde hızlandığı savaşlar ve devrimler gibi patlayıcı gelişmelerle kesintiye uğrar. Aslında, tarihsel gelişimin ana itici gücü olarak hareket edenler de bu olaylardır.

Devrimci değişimlerin temel nedeni, belirli bir sosyo-ekonomik sistemin kendi sınırlarına ulaşması ve eskisi gibi üretici güçleri geliştirememesidir. Marksizm, en eski kabile toplumlarından günümüze kadar insan toplumunun gelişiminin ardında yatan gizli ana etkenleri analiz eder. Materyalist tarih anlayışı, tarihi birbiriyle bağlantısız ve öngörülemeyen olaylar dizisi olarak değil, açıkça anlaşılmış ve birbiriyle ilişkili bir sürecin parçası olarak anlamamızı sağlar. Siyaseti, ekonomiyi ve toplumsal gelişimin tüm yelpazesini kapsayan bir dizi eylem ve tepkidir.

Tüm bu olgular arasındaki ilişki karmaşık bir diyalektik ilişkidir. Çoğu zaman, Marksizmi tarihsel analiz yönteminin bir karikatürüne başvurarak itibarsızlaştırma girişimlerinde bulunulur. Alışıldık çarpıtma, Marx ve Engels'in "her şeyi ekonomiye indirgediği"dir. Bu apaçık saçmalığa Marx ve Engels tarafından defalarca yanıt verilmiştir; Engels'in Bloch'a yazdığı mektubun şu bölümünde olduğu gibi:

"Materyalist tarih anlayışına göre, tarihteki nihai belirleyici unsur, yaşamın üretimi ve yeniden üretimidir. Ne Marx ne de ben bundan daha fazlasını iddia ettik. Dolayısıyla, eğer birisi bunu, ekonomik unsurun tek belirleyici olduğu şeklinde çarpıtırsa, o kişi bu önermeyi anlamsız, soyut ve saçma bir ifadeye dönüştürmüş olur.

Komünist Manifesto

Günümüzde okunabilecek en modern kitap, 1848'de yazılmış olan Komünist Manifesto'dur. Doğru, şu veya bu ayrıntının değiştirilmesi gerekebilir, ancak tüm temel unsurlarıyla Komünist Manifesto'daki fikirler, ilk yazıldıkları günkü kadar güncel ve doğrudur. Buna karşılık, bir buçuk asır önce yazılmış kitapların büyük çoğunluğu bugün yalnızca tarihsel bir ilginin konusudurlar. Buna karşılık, modern "uzmanlarımız" dün yazdıklarını bugün okumaktan utanırlar.

Manifesto'nun en çarpıcı yanı, günümüzde dünya çapında dikkatimizi çeken en temel olguları öngörmesidir. Bir örneği ele alalım. Marx ve Engels'in yazdıkları dönemde, büyük çokuluslu şirketlerin dünyası hâlâ çok uzak bir gelecek hakkındaki bir masal gibiydi. Buna rağmen, "serbest girişim" ve rekabetin kaçınılmaz olarak sermayenin yoğunlaşmasına ve üretici güçlerin tekelleşmesine yol açacağını açıklayabilmişlerdi.

"Piyasa" savunucularının Marx'ın bu konudaki iddia edilen hatasına ilişkin açıklamalarını okumak gerçekten komik; oysa gerçekte bu, Marx'ın en parlak ve isabetli öngörülerinden biriydi. Bugün, Marx'ın öngördüğü sermaye yoğunlaşma sürecinin gerçekleştiği, gerçekleşmekte olduğu ve hatta son birkaç on yılda eşi benzeri görülmemiş seviyelere ulaştığı kesinlikle tartışılmaz bir gerçektir.

Onlarca yıl boyunca burjuva sosyologlar bu iddiaları çürütmeye ve toplumun giderek daha eşit hale geldiğini ve dolayısıyla sınıf mücadelesinin el tezgahı ve tahta saban kadar eski olduğunu "kanıtlamaya" çalıştılar. İşçi sınıfının ortadan kaybolduğunu ve hepimizin orta sınıf olduğumuzu söylediler. Sermaye yoğunlaşmasına gelince; gelecek küçük işletmelerindir ve ekonomist Schumacher’in kitabına verdiği adla, "küçük güzeldir".

Bu iddialar bugün ne kadar da ironik geliyor! Şu anda tüm dünya ekonomisine büyük çoğunluğu ABD merkezli olan 200'den fazla dev şirket hakim. Tekelleşme süreci eşi benzeri görülmemiş boyutlara ulaştı. Dünyanın en büyük şirketlerinin serveti, birçok ulus devletin servetini geride bırakıyor; bu da büyük işletmelerin artan gücünün çarpıcı bir göstergesi. Yoksullukla mücadele eden Global Justice Now adlı yardım kuruluşunun yaptığı bir araştırma, en büyük 100 ekonomik kuruluş arasındaki şirketlerin sayısının bir önceki yılki 63'ten 2015'te 69'a yükseldiğini ortaya koydu.

Dünya servetinin %40'ını kontrol eden sadece 147 şirket, bir "süper varlık" oluşturuyor. Bu mega şirketler, küresel ekonominin gerçek yöneticileri. Walmart, Apple ve Shell de dahil olmak üzere en büyük 10 şirket, dünyadaki çoğu ülkenin toplamından daha fazla para kazanıyor. İlk 10 şirketin değeri 285 trilyon dolar; bu da İrlanda, Endonezya, Kolombiya, Yunanistan, Güney Afrika, Irak ve Vietnam gibi en alttaki 180 ülkenin 280 trilyon dolarlık değerinden daha fazla.

Lenin, emperyalist (tekelci-kapitalist) gelişim aşamasında ekonomik gücün büyük bankaların elinde yoğunlaştığını belirtmişti. Bu analiz, mevcut durumla tamamen doğrulanmaktadır. Dünya ekonomisi finans kapitalinin hakimiyetindedir. Zürih'teki İsviçre Federal Enstitüsü (SFI), "Küresel Şirket Kontrol Ağı" başlıklı bir çalışma yayınladı ve bu çalışma, çoğunluğu bankalardan oluşan küçük bir şirket konsorsiyumunun (birliğinin) dünyayı yönettiğini kanıtlıyor.

İşte en güçlü bankalar:

  • Barclays • Goldman Sachs • JPMorgan Chase & Co • Vanguard Group • UBS • Deutsche Bank • Bank of New York Mellon Corp • Morgan Stanley • Bank of America Corp • Société Générale

Yatırım planları, türev finansal araçlar ve benzeri karmaşık bir ağla sıkı sıkıya bağlı olan bu güçlü finansal kurumların spekülatif faaliyetleri, küresel finansal çöküşün tetikleyicisi oldu. SFI'da karmaşık sistemler teorisyeni olan James Glattfelder şöyle açıklıyor: "Aslında, şirketlerin yüzde birinden azı tüm ağın yüzde 40'ını kontrol etme gücüne sahipti."

Sermayenin yoğunlaşmasına, eşitsizliğin sürekli artması eşlik ediyor. Tüm ülkelerde kârın milli gelirdeki payı rekor düzeyde yüksekken, ücretlerin payı rekor düzeyde düşük. Küresel eşitsizlik artıyor ve dünya servetinin yarısı artık nüfusun yalnızca %1'inin elinde.

Bu devasa şirketler, doymak bilmez bir yamyamlar çetesi gibi, milyarlarca doların büyük tekellerin büyüklüğünü ve kârlılığını artırmak için çılgınca israf edildiği birleşme ve devralmalarla sürekli olarak birbirlerini yiyip bitiriyorlar. Bu ateşli faaliyet, üretici güçlerin gerçek bir gelişimini değil, tam tersini gösteriyor. Bu kurumsal yamyamlığı kaçınılmaz olarak varlık tasfiyeleri, fabrika kapanışları ve işten çıkarmalar takip ediyor; yani üretim araçlarının toptan ve pervasızca yok edilmesi ve binlerce işin kâr uğruna feda edilmesiyle sonuçlanıyor.

Bankacılar ve kapitalistler, kemer sıkma politikalarının gerekliliğini savunurken, sürekli olarak kendilerini zenginleştiriyor ve işçi sınıfından rekor düzeyde artı değer elde ediyorlar. ABD'de işçiler, on yıl öncesine göre ortalama üçte bir daha fazla üretim yapıyor, ancak reel ücretler durgunlaşıyor veya reel olarak düşüyor. Kârlar hızla artıyor ve zenginler, işçi sınıfının aleyhine giderek daha da zenginleşiyor.

Küreselleşme

Daha da çarpıcı bir örnek ele alalım: küreselleşme. Dünya pazarının ezici hakimiyeti, çağımızın en önemli tezahürüdür ve bunun yakın zamanda keşfedilmiş bir keşif olduğu varsayılmaktadır. Aslında küreselleşme, Marx ve Engels tarafından 150 yıldan uzun bir süre önce öngörülmüş ve açıklanmıştır. Manifestonun birinci bölümünde şunları okuyoruz:

" Burjuvazi dünya pazarını sömürerek bütün ülkelerdeki üretim ve tüketime kozmopolit bir nitelik kazandırmıştır. Burjuvazi sanayinin üzerinde durduğu ulusal zemini ayaklarının altından çekip alarak gericileri büyük bir yasa boğmuştur. Köhne ulusal sanayiler yıkılmıştır ve günden güne yıkılmaktadır. Bunların yerini, kurulmaları bütün uygar uluslar için bir ölüm kalım sorunu hâline gelen yeni sanayiler, artık yerli hammaddeleri değil de en uzak yerlerden getirilen hammaddeleri işleyen ve ürünleri yalnızca ülke içinde değil, aynı zamanda bütün kıtalarda tüketilen sanayiler almaktadır.

Ülke içinde üretilen malların karşılayabildiği eski ihtiyaçların yerini uzak ülke ve iklimlerin ürünlerini zorunlu kılan yeni ihtiyaçların aldığı görülmektedir. Eski yerel ve ulusal kendi kendine yeterliliğin ve içe kapanıklığın yerini çok yönlü ilişkiler, ulusların çok yönlü karşılıklı bağımlılığı almaktadır. Üstelik yalnızca maddi üretimde değil, zihnî üretimde de. Tek tek ulusların yarattığı zihnî ürünler herkesin ortak malı olmaktadır. Ulusal tek yanlılık ve dar kafalılık her geçen gün biraz daha olanaksızlaşmakta ve çeşitli ulusal ve yerel edebiyatlardan bir dünya edebiyatı doğmaktadır. "

Bugün bu analiz parlak bir şekilde doğrulandı. Ancak Manifesto yazıldığında, böyle bir hipotezi destekleyecek neredeyse hiçbir ampirik veri yoktu. Gerçekten gelişmiş tek kapitalist ekonomi İngiltere'ydi. Fransa ve Almanya'nın (ikincisi birleşik bir varlık olarak bile mevcut değildi) yeni kurulan sanayileri hâlâ yüksek gümrük duvarlarının arkasındaydı; Batılı hükümetler ve iktisatçılar, ekonomilerini dışa açma gerekliliği konusunda dünyanın geri kalanına sert dersler verirken, bu gerçek kolayca unutuluyor.

Sözde küreselleşme, kapitalizmin ulusal pazarın dar sınırlarının ötesine geçme ve uluslararası bir işbölümü geliştirip yoğunlaştırma eğiliminin bir ifadesidir. Bu, dünyanın tüm halkları arasında gelecekteki refah ve iş birliğine dair göz kamaştırıcı bir perspektif sunar. Ancak kapitalizm altında, insan gelişimi için bu olağanüstü potansiyel, kâr amaçlı üretimin dar kalıbına sokulur. Ekonomik ve sosyal ilerleme beklentilerini artırmak bir yana, dev şirketlerin çıkarları doğrultusunda tüm gezegenin yağmalanması için hazır bir reçete haline gelir. Tüm bunlar, çelişkileri azaltmak ve savaş ve çatışma riskini azaltmak şöyle dursun, onları daha da yoğunlaştırdı ve birbiri ardına savaşlara yol açtı.

Küreselleşmiş "piyasa ekonomisinin" dünya çapındaki sonuçları dehşet verici. BM rakamlarına göre, 1,2 milyar insan günde iki dolardan az bir parayla geçiniyor. Her yıl sekiz milyon erkek, kadın ve çocuk, hayatta kalmak için yeterli paraları olmadığı için ölüyor. Herkes, Nazi Soykırımı'nda altı milyon insanın öldürülmesinin insanlığa karşı korkunç bir suç olduğu konusunda hemfikir, ancak burada her yıl sekiz milyon masum insanın ölümüne yol açan sessiz bir Soykırım var ve bu konuda kimsenin söyleyecek tek bir sözü yok.

En korkunç sefalet ve insani acıların yanı sıra, fahiş bir para kazanma ve gösterişli bir servet çılgınlığı da var. Bloomberg Milyarderler Endeksi'ne göre, dünyanın en zengin 30 kişisi dünya ekonomisinin çarpıcı bir bölümünü kontrol ediyor: 1,23 trilyon dolar. Bu, İspanya, Meksika veya Türkiye'nin yıllık GSYİH'sinden daha fazla.

Bu gruptan on sekiz kişi ABD'li. Dünyanın en zengin sekiz milyarderi, dünya nüfusunun en yoksul yarısıyla aynı servete sahip; bu da giderek artan ve tehlikeli bir servet yoğunlaşmasının en çarpıcı belirtisi. Rakamları yayınlayan yardım kuruluşu Oxfam, Microsoft'un kurucusu Bill Gates liderliğindeki bir avuç zengin adamın 426 milyar dolar servetinin, dünyanın en yoksul 3,6 milyar insanının servetine eşit olmasının "tuhaf ötesi" olduğunu söylüyor.

Gates'in yanı sıra, İspanyol moda zinciri Zara'nın kurucusu Amancio Ortega ve Berkshire Hathaway'in büyük yatırımcısı ve CEO'su Warren Buffet da aynı gruptalar.

Listede yer alan diğer isimler arasında Meksikalı telekomünikasyon devi ve Grupo Carso holdinginin sahibi Carlos Slim Helú, Amazon'un kurucusu Jeff Bezos, Facebook'un kurucusu Mark Zuckerberg ve ABD teknoloji firması Oracle'ın CEO'su Larry Ellison ve New York eski belediye başkanı ve Bloomberg haber ve finansal bilgi servisinin kurucusu ve sahibi Michael Bloomberg.

Rasyonel bir üretim planı için

Gezegenimizin uçsuz bucaksız kaynaklarını rasyonel bir üretim planı aracılığıyla düzenleme ihtiyacı mutlak bir zorunluluk haline geldi. Kapitalist sistem, açgözlülüğe ve birkaç kişinin servetini ve gücünü artırmak için gezegeni sömürmenin ve yağmalamanın yeni yollarını sürekli aramaya dayanan anarşik bir sistemdir. Büyük şirketler çevreyi hiçe sayıyorlar. Çılgınca kâr arayışlarında yağmur ormanlarını yok ettiler, denizleri zehirlediler, bitki ve hayvan türlerini yok ettiler ve soluduğumuz havayı, içtiğimiz suyu ve yediğimiz yiyecekleri kirlettiler. Kapitalist sistemin devamı, içinde yaşadığımız gezegen ve insan ırkının gelecekteki varlığı için ölümcül bir tehdit oluşturmaktadır.

Nesnel olarak konuşursak, karşı karşıya olduğumuz her sorunu çözmek için tüm koşullar mevcuttur. İnsan ırkı, yoksulluğu, hastalıkları, işsizliği, açlığı, evsizliği ve sonsuz sefalete, savaşlara ve çatışmalara yol açan diğer tüm kötülükleri ortadan kaldırmak için gerekli tüm teknolojik ve bilimsel araçlara sahiptir. Eğer bu yapılmazsa, bunun nedeni yapılamaması değil, tamamen kâra dayalı bir ekonomik sistemin sınırlarına dayanmış olmamızdır.

İnsanlığın ihtiyaçları, gezegeni yöneten bankacıların ve kapitalistlerin ciddi hesaplarına sığmaz. Bu, cevabı insan ırkının geleceğini belirleyecek olan temel sorudur. Hayır kurumu Oxfam, eşitsizliğe doğru giden bu kaçınılmaz eğilimi tersine çevirmek için yeni bir ekonomik model çağrısında bulunuyor. Ancak ihtiyaç duyulan şey, sistemi dönüştürmek değil, tamamen devirmektir.

Gates'in yanı sıra, İspanyol moda zinciri Zara'nın kurucusu Amancio Ortega ve Berkshire Hathaway'in CEO'su ve büyük yatırımcısı Warren Buffet da grubu oluşturuyor.

Listede yer alan diğer isimler arasında Meksikalı telekomünikasyon devi ve Grupo Carso holdinginin sahibi Carlos Slim Helú, Amazon'un kurucusu Jeff Bezos, Facebook'un kurucusu Mark Zuckerberg, ABD teknoloji şirketi Oracle'ın CEO'su Larry Ellison ve New York eski belediye başkanı ve Bloomberg haber ve finansal bilgi servisinin kurucusu ve sahibi Michael Bloomberg yer alıyor.

Feodalizm altında üretici güçlerin gelişimini engelleyen tüm engelleri ortadan kaldırmak burjuvazinin tarihi göreviydi: yerel vergiler, para birimleri ve gümrük engelleri, ticaretin serbest gelişimini engelleyen bitmek bilmeyen geçiş ücretleri, dar görüşlülük ve kırsal yaşamın budalalığı. Burjuvazinin en büyük zaferi, ulusal pazarın ve bu temelde, kelimenin modern anlamıyla ulus devletin kurulmasıydı.

Ancak kapitalizm altında üretici güçlerin gelişimi çoktan ulusal pazarın dar sınırlarını aşmıştır; ulusal pazar artık tıpkı geçmişte feodalizmin yerel bölgecilikleri gibi ekonomik gelişmenin önünde bir engel hâline gelmiştir. Küreselleşmenin ortaya çıkışı, ulus devletin artık kullanışlılığını yitirdiğinin ve insan ilerlemesinin önünde bir engel haline geldiğinin bir ifadesidir.

İnsanlığın gelişiminin önündeki iki temel engel şunlardır: Bir yanda üretim araçlarının özel mülkiyeti, diğer yanda ise barbarlığın o köhne kalıntısı ulus devlet. Medeniyetin ilerlemesinin önündeki bu engelleri yıkmak proletaryanın tarihi görevidir. Özel mülkiyetin yerini demokratik bir üretim planı alacaktır. Ulus devlet ise tarihi eserler müzesinin bir hurda odasına gönderilecektir.

Sosyalist devrim, tüm ulusal engelleri ortadan kaldıracak ve gezegenimizin sınırsız kaynaklarını, birkaç süper zengin asalağın açgözlülüğünü değil, tüm insanlığın ihtiyaçlarını karşılamak üzere planlı ve uyumlu bir şekilde bir araya getirecek bir Dünya Sosyalist Federasyonu kurarak üretici güçlerin gelişimi için muazzam bir potansiyeli serbest bırakacaktır.

Sınıf mücadelesi

Tarihsel materyalizm bize koşulların bilinci belirlediğini öğretir. İdealistler her zaman bilinci tüm insan ilerlemesinin itici gücü olarak sunmuşlardır. Ancak en yüzeysel tarih çalışması bile insan bilincinin her zaman olayların gerisinde kalma eğiliminde olduğunu gösterir. Devrimci olmaktan uzak, doğuştan ve son derece muhafazakârdır.

Çoğu insan değişim fikrinden hoşlanmaz, hele ki mevcut koşulları dönüştüren şiddetli bir ayaklanma fikrinden hiç hoşlanmaz. Bilindik fikirlere, bilinen kurumlara, geleneksel ahlak anlayışına, dine ve mevcut toplumsal düzenin değerlerine tutunma eğilimindedirler. Ancak diyalektik olarak, her şey zıttına dönüşür. Er ya da geç, bilinç patlayıcı bir şekilde gerçeklikle uyumlu hale getirilecektir. İşte devrim tam da budur.
Marksizm, son tahlilde tüm toplumsal kalkınmanın anahtarının üretici güçlerin gelişimi olduğunu açıklar. Toplum ilerlediği sürece, yani sanayiyi, tarımı, bilimi ve teknolojiyi geliştirebildiği sürece, insanların büyük çoğunluğu tarafından sürdürülebilir olarak görülür. Bu koşullar altında, erkekler ve kadınlar genellikle mevcut toplumu, ahlakını ve yasalarını sorgulamazlar. Aksine, güneşin doğuşu ve batışı kadar doğal ve kaçınılmaz bir şey olarak görülürler.

Kitlelerin gelenek, alışkanlık ve rutinin ağır yükünden kurtulup yeni fikirleri benimsemeleri için büyük olaylar gereklidir. Karl Marx'ın meşhur "toplumsal varlık bilinci belirler" sözüyle zekice ifade ettiği materyalist tarih anlayışının benimsediği tutum da budur. Eski düzenin çürümüşlüğünü ortaya çıkarmak ve kitleleri bu düzenin tamamen yıkılması gerektiğine ikna etmek için büyük olaylar gerekir. Bu süreç otomatik değildir ve zaman alır.

Geçtiğimiz dönemde, Avrupa’da sınıf mücadelesinin artık geçmişte kalmış bir şey olduğu izlenimi oluşmuştu. Ancak şimdi tüm birikmiş çelişkiler yüzeye çıkıyor ve her yerde sınıf mücadelesinin patlamasına zemin hazırlıyor. Amerika Birleşik Devletleri de dahil olmak üzere her yerde fırtınalı olayların ayak sesleri duyuluyor. Keskin ve ani değişimler durumun fıtratında var.

Marx ve Engels Manifesto'yu yazdıklarında, sırasıyla 29 ve 27 yaşında iki genç adamdılar. Kara gericiliğin hüküm sürdüğü bir dönemde yazıyorlardı. İşçi sınıfı görünüşe göre hareketsizdi. Manifesto'nun kendisi, yazarlarının siyasi mülteci olarak kaçmak zorunda kaldığı Brüksel'de yazılmıştı. Oysa Komünist Manifesto'nun ilk kez Şubat 1848'de gün yüzüne çıktığı anda, devrim, Paris sokaklarına çoktan yayılmış ve sonraki aylarda neredeyse tüm Avrupa'yı nehir yatağından taşmış bir sel gibi ele geçirmişti.

İspanya'nın 1930-1937 yılları arasındaki dönemine benzer, birkaç yıl sürecek son derece sarsıntılı bir döneme giriyoruz. Yenilgiler ve aksilikler olacak, ancak bu koşullar altında kitleler çok hızlı bir şekilde öğrenecek. Elbette abartmamalıyız: Hâlâ bir radikalleşme sürecinin daha ilk aşamalarındayız. Ancak burada kitlelerin bilinçlerinde bir değişimin başlangıcına tanık olduğumuz çok açık. Giderek artan sayıda insan kapitalizmi sorguluyor. Marksist fikirlere hiç olmadığı kadar açık. Önümüzdeki dönemde, küçük devrimci gruplarla sınırlı bu fikirler milyonlarca kişi tarafından hevesle takip edilecek.

Bu nedenle Bay Fukuyama'ya şu cevabı verebiliriz: Tarih sona ermedi. Aslında, daha yeni başladı. Gelecek nesiller, günümüz "medeniyetine" dönüp baktıklarında, yamyamlığa karşı benimsediğimiz tutumun aynısını sergileyecekler. Daha yüksek bir insani gelişme düzeyine ulaşmanın ön koşulu, kapitalist anarşinin sona ermesi ve erkeklerin ve kadınların hayatlarını ve kaderlerini kendi ellerine alabilecekleri rasyonel ve demokratik bir üretim planının kurulmasıdır.

Kendilerine "realist" diyenler bize "Bu imkânsız bir ütopya!" diyecekler. Ancak insanlığın karşı karşıya olduğu sorunların, dünyayı içinde bulunduğu acınası duruma getiren mevcut sistem temelinde çözülebileceğini düşünmek, asıl bu tamamen gerçek dışıdır. İnsanlığın orman kanunlarına daha iyi bir alternatif bulamayacağını söylemek, insan ırkına atılmış korkunç bir iftiradır.

Onları özel mülkiyetin ve ulus devletin adi zincirlerinden kurtardığımızda, Bilim ve teknolojinin muazzam potansiyelinden yararlanarak, dünyaya zulmeden ve hatta onu yok oluşla tehdit eden tüm sorunları çözmek mümkün olacaktır. Gerçek insanlık tarihi, ancak erkekler ve kadınlar kapitalist köleliğe son verip özgürlük diyarına doğru ilk adımları attıklarında başlayacaktır.

Londra, 16 Haziran 2017

Join us

If you want more information about joining the RCI, fill in this form. We will get back to you as soon as possible.