Marksizm ve Kuir Teori

Aşağıda Türkçe çevirisini sunduğumuz bu yazı ilk olarak Alman Der Funke ve Avusturya IMT’deki yoldaşlar tarafından yayınlandı. Kuir Teori, Marksizm ile bağdaşır mı? “Kuir Marksizm” diye bir şey olabilir mi? Kuir Teoriye dair bu önemli sorulara Vienna’dan Yola Kipcak negatif cevap veriyor ve nedenini de açıklıyor.


Baskı ve ayrımcılık, içinde yaşadığımız baskın sistemin temelinde yatar. Bu temel aynı zamanda, “norma” uymayan cinsiyet ve kimliklere yönelik sistemik bir zulüm ve fişlenmeyi de içerir. Marksistler olarak herhangi bir cinsiyetçilik, baskı ve zulme karşı sertçe savaşırız. Ancak günümüzdeki barbarca şartların üstesinden nasıl gelebiliriz ve bütün insanların ifade özgürlüğü hakkını nasıl güvence altına alabiliriz sorularına da ciddi bir şekilde bakarız. Bu amaçlara ulaşmamız için de teorilere ve metotlara bakmamız gerekir.

 

Bu makalede 1990'larda özellikle popülerleşen feminist/gay teorinin belirli bir bölümüne bakacağız. Bu bölüm özellikle üniversitelerde ve “Kuir fikirleri” benimseyen bazı işçi örgütlerinde de belli bir etki ve nüfuz kazanmıştır. Bundan dolayı bu adı geçen Kuir Teorinin arkasında ne yattığına ve ona yönelik Marksist bakış açısının ne olması gerektiğine yakından bakacağız.

Kuir Teori Nedir?

Kuir Teori, 1990’larda ve çoğunlukla Birleşik Devletlerin akademik çevrelerinde, özellikle Gay Çalışmalar ile uğraşan ve HIV/Aids krizi sırasındaki gay aktivizm ile ilişkileri olan kesimlerden çıktı. “Kuir(Queer)” kelimesi, ilk başta homoseksüellere hakaret olarak kullanılsa da gay hareket tarafından benimsenerek pozitif bir anlama dönüştürüldü. Kuir Teori, bu terimi biyolojik cinsiyet, cinsiyet kimliği ve cinsel istekler, örneğin translık, homo-/biseksüelite, fetiş, vb., gibi “normdan uzaklaşan” kimlik ve/veya yönelimlerin arasındaki bağlantı uyuşmazlıkları olarak gördükleri sorunları gidermek için kullanır.

Kuir Teori bireysel kimlik sorunu, özellikle de cinsel kimlik, cinsiyet ve yönelim üzerinde durur. Cinsellik, toplumun tamamını anlamak için kritiktir. Hatta kuir edebiyat eleştirmeni Eve Kosofsky Sedgwick der ki: “Modern Batı kültürünün herhangi bir anlayışı, modern homo/heteroseksüel anlamın eleştirel analizini barındırmadığı derecede sadece yetersiz değil özünde bozuktur.”(Epistemology of the Closet, s. 1.) Kendi kelimeleriyle, Kuir Teori “cinselliğin nasıl kontrol edildiğine ve cinselliğin devlet politikaları ve kültürel formlar gibi sosyal alanları nasıl etki ettiğini” araştırır. “İlk amacı cinselliği görünen doğallığından mahrum etmek ve onu sadece iktidar ilişkileri tarafından çıkarılmış bir kültürel üretim olarak görülür etmektir.”(Jagose, s. 11, Almancadan çevrilmiş)

Ancak Kuir Teori gerçek anlamda birleşik ve tutarlı bir teori değildir.  Bilinçli olarak mümkün olduğu kadar belirsiz ve “çeşitli” tutularak ortak bir tanımının olması reddedilir. Bu, işe yarar bir yan etki olarak herhangi bir eleştiriyi “Bense durumu tamamen farklı bir şekilde görüyorum” tartışmasıyla susturmaya yarar. Feminist akademik ve ünlü, Kuir Teorinin giriş kitabını yazan Annamarie Jagose de bunu kabul ediyor. “Kuir” terimiyle ilgili Jagose, “[Kelimenin] belirsizliği, ‘lezbiyen’ ve ‘gay’ gibi kimlik kategorilerine ayrışması suçlamasına karşı kuirleri korur”(Jagose, s. 100.)

Fakat Kuir Teorinin savunucularının görüşleri arasında hiç ortak bir noktanın olmadığını düşünmek de yanlış olur. Kuir Teori, yaşadığımız dünyayı ve onu nasıl değiştirebileceğimizi sorgulayan ve bunlar üzerinde belli anlayışlara götüren felsefik önermeler üzerine inşa edilmiştir.

Aşağıda daha yakından bakacağımız Kuir Teorinin temel önermeleri şunlardır: Bizim (toplumsal cinsiyet) kimliğimiz kurgudan başka bir şey değildir. Bundan dolayı hetero ve homoseksüelite de bir kültürel kurgudur. Bu kurgu toplumun içindeki iktidarlar ve söylemler tarafından yaratılır. Bizim yapmamız gereken bu söylemlerin nasıl işlediğini anlamak ve onları parodileştirmektir (onlarla dalga geçmek, çelişkilerini göstermek, “yerlerinden” etmek).

Kimlik Krizi

Kuir Teorinin 1990’larda popülerleşmesi bir tesadüf değil. Dünya, 20 Yıl önce olaylı 1968 ve sonrasında Fransa’da Mayıs 1968 genel grevi, İtalya 1969 ‘da “Sıcak Sonbahar”, Çekoslovakya’da 1968 Prag Baharı, birçok ülkede Sivil Haklar Hareketi gibi bir sürü devrimci hareket gördü.

Sınıf mücadelesinin yeni dalgasıyla beraber kadın hareketi de yükselişe geçti. Zamanında ortaya çıkan radikal, feminist ve gay grupların çoğu kendilerini sosyalist olarak veya en azından sınıf mücadelesine bağlı görüyorlardı. Örnek olarak, Bağımsız Kadınların Grubu(AUF), 1972’de Avusturya’da kurulduktan sonra ilk yazılarında “Kadınların hareketi cinsel ve kültürel devrimin yolunu açar. Fakat, bu sadece ekonomik devrim ile bağlantılı görülebilir”(AUF, Eine Frauenzeitschrift, Sayı 1, 1974) olduğunu ilan ederler.

sdbSimone de Beauvoir'ın "İnsan kadın olarak doğmaz, kadın olur" sözü, Kuir Teori için bir öncü niteliğindedir. / Görsel: Flickr, Kristine

Ancak devrimci hareketlerin ve grev dalgalarının ihanetlerinden sonra, işçi sınıfı tarafından yapılacak bir devrim perspektifi, demoralize olmuş solcu aktivistler tarafından uzak veya imkansız görülmeye başlandı. İşçi sınıfını birleştiren kitlesel toplumsal mücadelelerin birleştirici unsuru olmadan, 1970’lerin sonunda kadın ve gay hareketler radikal veya devrimci isteklerden uzaklaşıp kimlik siyasetine gitti. Onların aktivizmi artık sadece deneyim paylaşımlarına, kültür ve sanat projelerine, kadın sığınma evleri ve acil yardım hatları gibi geçmişteki başarılarının işletilmesine dönüştü. Kadın hareketinin devlet düzeyinde yavaştan kurumsallaşması, reformist partilerin kadın bakanlıkları kurması ile üniversitede profesörlük ve burslar verilmesi gibi örnekler, kadın hareketinde 1970’lerin sonu ve 1980’lerde, küçük burjuva fikirlerin güçlenmesine sebep oldu.

Sınıf mücadelesini ikincil görüp erkek egemen sisteme karşı kültürel mücadele vermeyi ilk sıraya alan veya sınıf mücadelesini tamamen reddeden feminist teoriler popülerleşti. Artık olay sınıflı topluma ve bu toplumdaki kadınlara yönelik baskıya karşı savaşmak değil, “transtarihsel patriyarka”ya (farklı toplum şekillerinde aynı kalan) karşı mücadeleydi. Devrimci özne artık sadece işçi sınıfı değildi, sadece erkekler tarafından baskılanan kadınlardı. Bu fikirden patriyarkanın özü sorusuyla ilgilenen ve analizin ana konusuna dönüşen “kadın”ın nasıl tanımlanabileceği hakkında pek çok yazı ve tartışma çıkarıldı. Biyolojik cinsiyeti; toplumsal, kazanılmış cinsiyetten ayırmak öne çıktı. Simone de Beauvoir’in sembolik yorumu bunu açıklar:

“İnsan kadın doğmaz: sonradan olur. İnsan dişisinin toplum içerisindeki görünüşünü belirleyen biyolojik, ruhsal ve iktisadi bir yazgı yoktur; erkekle kadınsı erkek denen iğdiş edilmiş cins arasındaki bu ürünü yaratan uygarlığın tümüdür. Ancak başkasının araya girişi bir bireyi Öteki varlık haline getirebilir.” (İkinci Cins, s. 231.)

Burada bile gelecekteki Kuir Teorinin merkezi fikirlerinin köklerini görebiliyoruz: 1) “Kadın” diye bir şey yoktur. 2) O, toplum tarafından büyütülüp şekil alır.

Fakat eğer “Kadın”(artık sadece dar anlamda biyolojik olarak tanımlanmayan) yoksa, kendi özgürlüğü için savaşacak bu özne kimdir? Yeni devrimci özne olan kadının gerçek kimliğini arayışı o zamanın profesörlerini ve yazarlarını meşgul etti. “Kadın özü” arayışlarında bazıları cadıların yakılmasını keşfetti ve şamanizm ile cadılığı kadınlığın bastırılmış bir göstergesi olarak gördü. Başkaları da “kadınlığı” duygu ve şiirlerin irrasyonel bölgelerinde gizlenmiş olarak gördü, diğerleri de, erkeklerle heteronormatif ilişkileri reddettiklerinden dolayı sadece lezbiyenlerin gerçekten kadınların özgürlüğü için savaşabileceğini keşfetti. Şimdi de kalan tek soru kimin kadını temsil edebilme hakkına sahip olacağıydı. Bundan dolayı, sınıf mücadelesinin gerilediği bir dönemde, kimlik siyaseti krizlere daha da boğuldu.

Bu kriz Sovyetler birliğinin dağılmasıyla daha da büyüdü. Birçok kişi için kapitalizmin alternatifinin mümkün olabileceği inancı yok oldu. Burjuvazinin sinsi bir mutlulukla “tarihin sonu”nu ilan etmesi; sola, Marksizmin güçlerinin görülebilir bir alternatif sunabilmesi için çok zayıf kaldığından depresyon olarak yansıdı.

Bu şartlar altında, karmaşık sistemleri ve genel süreçleri reddeden ve objektif gerçekliği kabul etmeyip küçük öznel anlatıların üzerine inşa edilen postmodernist fikirler popüler oldu. Postmodernistlerin en yaygın karakterlerinden biri dil üzerine inanılmaz önem vermeleridir. “Dilin ötesinde gerçekliğin olduğunu söyleyen kim? Dil gerçekliktir!” Bu, üniversitelerde pozisyonlar kazanan ve entellektüel akrobasilerle yazılmış kitapları olan postmodern profesörlerin mottosudur. Kuir Teori, Foucault’un Postyapısalcılığı, Lacan’ın Psikanalizi ve Derrida’nın Yapısökümcülüğü gibi fikirlerin büyük etkisindedir.

Kuir Teoriye bağlı en çok bilinen kitaplardan biri Judith Butler tarafından 1990’da yazılan Cinsiyet Belası: Feminizm ve Kimliğin Altüst Edilmesi’dir. 1956’da doğan, karşılaştırmalı edebiyat odaklı çalışan felsefe profesörü Judith Butler, Kuir Teorinin teorik geçmişi ile tipik toplumsal çevresini eşleştirir. Kitabının ilk cümlelerinde kimlik siyasetinin krizini anlatır.

“Feminist kuramda çoğunlukla, hem feminist çıkar ve amaçları söyleme dahil eden, hem de siyasi olarak temsil edilmesi hedeflenen özneyi oluşturan, kadınlar kategorisi üzerinden anlaşılan bir kimlik bulunduğu varsayıldı” Ancak: “Üstelik kadınlar kategorisini neyin oluşturduğu ya da neyin oluşturması gerektiği konusunda görüşler muhtelif.”(Cinsiyet Belası, s. 43-44)

Kuir Teori’nin odak noktası, krize düşürülen bir özne olan bireydir. Kimliği, var olduğu dünya gibi, belirsiz ve çelişkilidir. Baskı ve iktidar ilişkisinin örümcek ağına yakalanmıştır. Kuir Teori’nin temel unsurları, sistemin taleplerine yetişmek için sonsuz strese giren insanların sesine ses katıyor gibi gözüküyordu. Erkekler çalışkan, üretken, iyi ve güçlü olmalı, kadınlar iyi, anlayışlı bir anne ve kariyer kadını, bedensel olarak sağlıklı olmalı ve her zaman yıldızlara uzanmalı. İnsanların kendine yabancılaşması ve kendini ifade edebilmenin tüm yollarının sadece bir karikatüre benzemesine karşı sonunda açıkça konuşuluyordu. Soru, birisinin toplum tarafından şekillenip bastırılarak gerçekten kendi olup olamayacağına çevrilmişti, tıpkı değişim değeri olan bir madeni para gibi.

Bireyselleşmenin psikolojisi ve genel hareketin eksikliğinde olan bir direniş isteği, 1990’lar ve 2000’ler için önemliydi. Kuir Teori’yi belli bir kesim için ilgi çekici yapan özellik belki de özneyi meşrulaştıran, insanların kendi öznel bakış açılarından kendi bilincini açıklamasını sağlayan bir dile sahip olmasıydı.

Cinsiyet sorununun felsefik temeli

Kuir Teori’nin ve Judith Butler'ın temel argümanı, kimlik siyasetlerinin sorununun, kadının "gerçek kimliğini" arama çabasında yattığıdır. Sonuçta her kadın ayrı ve özeldir, biz nasıl olur da çoktan çarptırılmamış ve toplumun önyargılarından etkilenmemiş genel geçer bir “kadın” tanımı oluşturabilelim ki? Her “kadın” temsili bundan dolayı tam değildir ve bazı kadınları da dışlar. Butler der ki “Kadın” yoktur. O, insan bedeninin üzerindeki yorumların ve önyargıların izdüşümünden başka bir şey değildir. Toplumun güç yapısı tarafından şekillendirilmemiş bir “kadın” yoktur. Ancak, ileride göreceğimiz gibi Kuir Teori, “iktidar yapılarını” bozmayı bırakalım, onları anlamayı bile kendine görev edinmez.

Burada, felsefik bir geziye çıkıp; Butler’ın, “Kadının” (veya “cinsiyetlerin”) olmadığı argümanına nasıl ulaştığını ve bu argümanın arkasında ne yattığını bulmamız gerekir. Felsefe tarihine baktığımızda onun iddialarının ne yeni ne de orijinal olduğunu görebiliriz. Onun tek farkı, eski felsefik kalıpları özellikle cinsiyet sorununa uygulamasıdır. Hatta, bugün Kuir Teori tarafından çıkarılan argümanlar neredeyse 100 yıldan önce Marksistler tarafından kapsamlı bir şekilde cevaplanmıştır. Özellikle Lenin’in Materyalizm ve Ampiryokritisizm kitabı Kuir Teori’yi çürütmeye yönelikmiş gibi okunabilir.

Argümanın başlangıcında, Butler, üstte anlatılan biyolojik ile toplumsal cinsiyetin arasındaki ikiliği alır ve eleştirir. Bu ikilik madde ile düşüncenin arasındaki ilişkiyi temsil eder. “Kadın”ın kökeni nedir? Doğa mı? Biyoloji mi? Çocuk doğurabilmesi mi? Kadınsallığın kültürel kavramı mı? Bu iki bakış açısının arasındaki ilişki nedir?

Bu biyolojik cinsiyet ve cinsiyet rolleri sorunun arkasında, Kuir Teori dünyayı her şeyden önce cinsiyet sorunu lensinden baktığından,  dünya görüşümüzü üzerine inşa ettiğimiz felsefik temele dayanır, idealizm ve materyalizm. Friedrich Engels bu iki karşı felsefik yaklaşımı şu şekilde açıklar:

“Tin mi, yoksa doğa mı sorunu – bu sorun kilise karşısında, şu keskin biçimi aldı: Tanrı mı dünyayı yarattı, yoksa dünya ezelden beri var mıdır? Bu sorunun öyle mi, böyle mi yanıtlandığına göre filozoflar iki büyük kampa ayrıldılar. Tinin doğaya göre ilkliğini iddia edenler, yani son tahlilde herhangi bir tarzda dünyanın yaratıldığını kabul edenler —ve bu yaratılma çoğu kez, filozoflarda, örneğin Hegel’de, Hıristiyanlıkta olduğundan çok daha karmaşık ve çok daha olanaksızdır—, idealizm kampını oluşturdular. Diğerleri, doğayı ilk olan olarak görenler, materyalizmin değişik ekollerinde yer alırlar.”(Engels, Ludwig Feuerbach ve Alman Klasik Felsefesinin Sonu)

Herhangi bir teorinin felsefi temelinin ne olduğu sorusu, ukalalık değildir. Düşüncelerin mi ya da maddenin mi dünyanın temeli olduğuna bağlı olarak dünyanın değiştirilebilir mi veya dünya nasıl değiştirilir sorularına vereceğimiz cevaplar tamamen değişir. Kadınların üzerindeki baskıyı düşünceler yoluyla (eğitim veya dil ile) değiştirebilir miyiz? Yoksa maddi değişimlerle (sınıf mücadelesi yoluyla nasıl ürettiğimizi değiştirerek) mi değiştirebiliriz?

En sonunda, kimse idealizm ve materyalizm arasındaki sorudan kaçamaz. Bu, birçok filozofun bunu denemediği anlamına gelmez. Engels, Ludwig Feuerbach ve Alman Klasik Felsefesinin Sonu kitabında, “agnostikleri” idealistler ile materyalistlerden ayrı durmaya çalışanlar olarak tanımlar. Düşünce mi madde mi önce gelir sorusundan, onların birbirinden ayrı alanlar olduğunu iddia ederek sorudan kaçınanlardan bahseder.

Agnostisizm, Immanuel Kant(1724-1804) ile en yüksek formuna ulaşmıştır. Kant, maddesel gerçekliğin var olduğunu farz eder (kendinde şey olarak ifade eder) fakat bu gerçekliğin tamamen bilinemeyeceğini çünkü kendi önyargılarımızı o dünyaya uygulayacağımızı ve yorumlayacağımızı, bu yorumun ne kadar doğru veya yanlış olacağını da bilemeyeceğimizi söyler. Cinsiyet ve toplumsal cinsiyet ikiliği de agnostizm gibidir: Bir kadının vücudu başka, kadına karşı kültürel önyargılar başkadır. Bu ikisi arasındaki ilişki de dolayısıyla gizemli ve bilinemez olur.

Dahi Kant bile düşünce mi doğa mı önce gelir sorusundan kaçınamadı. Eğer insanlar dünyayı kendi kategorileriyle ve duyularıyla algılıyorlarsa, bu üzerinde düşündüğümüz kategoriler nereden geliyor? İnsan aklı ve bilim bunları doğadan mı çıkartıyor yoksa maddi olmayan, ruhsal bir dünyadan mı, yani Tanrıdan mı geliyor? Kant bu soruya Tanrı cevabını verir. Dahi bir bilim insanı ve filozof olsa bile sonuçta o bir idealisttir.

Buna karşılık Marksizm, materyalizmin safında durur: Madde öncedir, fikirlerimiz beynimizin bir çıkarımı, duyularımız (maddi) bedenimizin maddi dünyaya olan bağı, kültürümüz, insanların doğayla olan etkileşiminden çıkan bir ifade biçimidir.

“Düşünce ve beden ikiciliğinin materyalizm tarafından (yani materyalist bircilik) ayıklanması, düşünce ancak ikincil bir etken, beynin bir işlevi, dış dünyanın bir yansısı olduğundan, düşüncenin cisimden bağımsız bir varlığı olmadığını öğretmesindedir. ‘Düşünce ve beden ikiciliği’nin idealist ayıklanması (yani idealist bircilik) ise, düşünce bedenin bir işlevi değil, ama ‘çevre’ ve ‘Ben’ ancak aynı ‘öğe karmaşalarının’ çözülmez bağlantısı halinde var olmak üzere, birincil etken saymasındadır. ‘Düşünce ve beden ikiciliği’ni ayıklamanın bu birbirine taban tabana karşıt iki yöntemi dışında yalnız seçmecilik, yani şu materyalizmle idealizmin anlamsız karışımı olan seçmeciliktir.” (Lenin: Materyalizm ve Ampriyokritisizm, bölüm 1, parça 5, İnsan beyni ile mi düşünür?)

Öznel idealizm

İdealizm mi materyalizm mi sorusuna Kuir Teori tarafsız değildir. Kesin olarak bir taraf seçer; idealizmin tarafını. Butler yazar:

“Kimi feminist kuramcılar cinsiyet-toplumsal cinsiyet ayrınımını desteklemek ve açıklamak için sorunsal doğa-kültür ayrımı da dahil olmak üzere Levi-Strauss'un yapısalcı antropolojisini sahiplendiler. Bu konuma göre doğal veya biyolojik bir dişi vardır, sonradan toplumsal olarak ikincil konumdaki "kadın"a dönüşür, yani sonuçta "cinsiyet" doğaya ya da "çiğ/ham"a tekabül ederken toplumsal cinsiyet kültüre ya da "pişmiş"e tekabül eder.”(Cinsiyet Belası, s. 55-56)

Butler, bu cinsiyet ile toplumsal cinsiyet arasındaki problematik ayrışmayı, İkiliği yok etmek istiyor. Bunu da biyolojik cinsiyeti kültürel kurum olarak açıklayarak yapar.

“Cinsiyete dair doğal görünen olgular, çeşitli bilimsel söylemler tarafından başka birtakım siyasi ve toplumsal çıkarlar uğruna söylemsel olarak mı üretilmişlerdir? Eğer cinsiyetin değişmezliğine itiraz edilirse belki de "cinsiyet" denen bu inşanın da toplumsal cinsiyet denli kültürel bir inşa olduğu; hatta belki de "cinsiyet"in aslında zaten başından beri toplumsal cinsiyet olduğu, yani cinsiyet ile toplumsal cinsiyet arasındaki ayrımın aslında ayrım falan olmadığı ortaya çıkar”(Cinsiyet Belası, s. 52)

O zaman cinsiyetler gerçek değil, biz sadece baskın söylemler tarafından yönlendiriliyoruz! Devamlı tekrarla ve belli bir cinsiyeti davranarak, o cinsiyeti oynuyoruz. Bundan dolayı insan bedeni ne bir kadın ne de bir erkek (veya bir başka bir şey). Tamamen bilinemez ve bizim onlar hakkındaki düşüncelerimizden bağımsız var olamazlar. Hatta cinsiyetlerin kültürümüzden bağımsız olduğu düşüncesi dahil kabul edilemez:

“Oysa bedenin kültürel olarak inşa edilmişliğine dair her kuram, pasif ve söylemden önce gelen bir şey gibi gösterilen "bedene" şüphey­le yaklaşmalı, onu fazlasıyla genel bir inşa olarak sorgulamalıdır.” (Cinsiyet Belası, s. 164)

Solda bazı insanlar Judith Butler’ı savunurken onun cinsiyetlerin varlığını reddetmediğini ve reddettiğini söylemenin onun fikirlerinin yanlış bir abartısı olduğunu söyler. Bu sadece Judith’in biyolojiyi aynı zamanda bir dil, bir kültürel özellik olarak anladığı ölçüde doğrudur. Anlaşılmaz yazılarında Judith istikrarlı olarak idealistik görüşünü savunur.

“Burada, toplumsal cinsiyetin "varlığının" bir sonuç olduğu, onun ontolojik inşasının siyasi parametrelerini ayrıntılarıyla ortaya koyan bir soykütük araştırmasının nesnesi olduğu zannıyla yola çıkılıyor. Toplumsal cinsiyetin inşa edilmiş olduğunu iddia etmek onun hayali ya da yapay olduğunu savunmak değildir, özellikle de "hayali" ve "yapay" terimleri, onları "gerçek" ve "otantik"in karşıtlan olarak konumlandıran bir ikilik içinde kavranıyorsa.”

Butler’in araştırması, “bahsi geçen ikili ilişkinin akla yatkınlığının söylemsel olarak nasıl üretildiğini kavramayı hedefliyor ve toplumsal cinsiyetin kimi kültürel biçimlenimlerinin "gerçek"in yerini aldığını, kendilerini böyle isabetli bir biçimde doğallaştırmak suretiyle de hegemonyalarım pekiştirip kuvvetlendirdiğini öne sürmeye çalışıyor.” (Cinsiyet Belası, s. 43)

jbJudith Butler'ın Kuir Teorisi, cinsiyet ve toplumsal cinsiyeti kültürel yapılar olarak indirgeyerek açıkça felsefi idealizmin tarafını tutmaktadır / Resim: Miquel Taverna

Onun kendini beğenmiş anlatısını anlaşılır bir dile çevirirsek, Butler bize her varlık formunun basitçe ‘söylemlerin’(dilin) sonucu olduğunu söylüyor. Bu demek oluyor ki: Düşünce, kelime, dil önceliklidir; madde ondan türetilen bir etkidir, nihayetinde de sadece dil önemlidir. Demek oluyor ki, onun için anatomi, biyoloji ve tüm doğa bilimleri dilin yapılanmasıdır. Bundan dolayı cinsiyetler “yapay” değil, çünkü onun bakış açısında kültürel yapılar dışında hiçbir şey yok. Maddesel gerçekliğin bizim düşüncelerimizden bağımsız olduğunu düşünmek egemen söylemin aldatmasına kanmaktır, bu da “madde” ile “kültürün” arasında bir İkiliğin olduğunu söylemek olur. Bu baskın düşünce(“hegemonya”) bizim “gerçek” bir cinsiyet olduğunu ve “gerçek olmayan” bir toplumsal cinsiyetin olduğuna inandırır. Ama Butler her şeyi görmüştür! HER ŞEY kültür, her şey dil, her şey Düşüncedir!

“‘Gerçek" ve "cinsel olarak olgusal’ denilen şeyler bedenlerin benzemeye zorlandığı ama asla başaramadığı hayali inşalardır, maddenin yanılsamalarıdır”, der Butler. “Yinede "gerçeğe" dönüşme ve "doğal”ı cisimlendirme konusundaki başarısızlık bana kalırsa bütün toplumsal cinsiyet icralarının kurucu başarısızlığıdır, çünkü bu ontolojik mahaller temel itibariyle içinde durulması mümkün olmayan yerlerdir.” (Cinsiyet Belası, s. 186)

Bu idealizm, şimdiye kadar uğraştığımız Judith Butler’a ait olan bir özellik değildir. Bu, Kuir Teori’nin kurucu direğidir çünkü teoriye göre erkek, kadın ve cinsel yönelim sadece bir kültürel inşalardır. Bundan dolayı, Kuir metinlerin yazarları artık gerçek dünyanın var olduğu oyununa düşmediklerini göstermek için çoğu zaman doğayı, biyolojiyi, cinsiyeti, erkeği, kadını vs. tırnak içine alırlar. Birkaç örnek vermek gerekirse:

Annamarie Jagose der ki: “Herhangi bir ‘doğal’ cinselliğin imkansızlığını kanıtlayarak ‘erkek’ ve ‘kadın’ gibi sorunsuz görünen terimlerin doğruluğunu sorgular” (Queer Teori: Bir Giriş, s. 11)

Davin Halperin: “Sonuç olarak, bir cinsel sistem içinde kültürel olarak asimile edilmek denen şey de budur: sistemin görenekleri ‘doğa’nın kendini teyit eden manevi hakikatini ele geçirir”(Queer Teori: Bir Giriş’ten alıntı)

Gayle S. Rubin: “Benim biyoloji ile yönelimin arasındaki ilişkiye dair pozisyonum ‘Transandantal libidosuz Kantianism’(Anlık deneyim alanının ötesine, gerçek bedene geçmeyen [‘aşmayan’] bir Kant, dolayısıyla maddeyi ortadan kaldıran bir düalizm = saf idealizm olarak okuyun) (Thinking Sex, s. 149, İngilizceden çevrilmiş)

Chris Weedon kendi felsefik temelinden yazarken “Dil, toplumsal gerçekliği yansıtmaktan ziyade, toplumsal gerçekliği yaratır. Dil olmasaydı ne toplumsal gerçekliğin ne de ‘doğal’ dünyanın ifade edebileceği sabit anlamları olmazdı.” (...) “Dil ‘gerçek’ dünyayı isimlendirmek veya ifade etmek değildir. Dilin dışında hiç bir anlam yoktur” (Feminist Practice and Post Structuralist Theory, s. 36,59, Almancadan çevrilmiş)

Kuir Teoriye ilgisi olan feminist ve profesör Nancy Fraser, kendi felsefesinden emin olmadığından Kantçı İkilik ile saf idealizm arasında gidip gelir. İlk önce “yarı-Weberci düalizm”i savunup sonra bizi temin etmek için “Maddesel/kültürel ayrım değil, ekonomik/kültürel ayrım Butler ile benim aramızdaki tartışmanın gerçek nedeni.” der. (Heteroseksizm, Yanlış Tanınma ve Kapitalizm, s. 286, İngilizceden çevrilmiş)

Ve sonunda Michel Foucault, postmodern filozof ve “Kuir Teorinin babası”: “Cinselliğin gizi, ondan söz etme yönündeki kışkırtmaların konumlarını belirleyen temel gerçeklik değildir … Söz konusu olan, [...] ondan söz etme zorunluluğuna bir biçim verme yöntemi, cinsellik söyleminin anlatılamayacak denli çoğalan düzeni için elzem bir masal.” (Cinselliği Tarihi, s. 34)

Toparlarsak: Kuir Teori, cinsiyetin ve toplumsal cinsiyetin sürekli olarak "sergilenen" kültürel inşalar olduğunu savunan idealist bir felsefi temele dayanmaktadır.

Önceden de bahsettiğimiz gibi, bu entellektüel oyunlar orjinal değil. Materyalizm ve Ampriyokritisizm kitabında Lenin bunu bilinen idealist filozofları alıntılayarak gösterir. Lenin, 17. yüzyıldan Piskopos George Berkeley’i alıntılar:

“Dünya, artık, benim bir tasarımım değildir, “doğa yasalarını” olduğu kadar “daha gerçek” fikirleri daha az gerçek fikirlerden ayıran yasaları vb. yaratan bir tek üstün tanrısal nedenin ürünüdür.” (Ampriyokritisizm, s. 32)

Veya Johann Gottlieb Fichte’den alalım:

“ O halde kendi kendinin dışına çıkmamaya, kucaklayabileceğinden (ya da kavrayabileceğinden) fazlasını, yani bilinci ve şeyi, şeyi ve bilinci, ya da daha doğrusu ne birini, ne de ötekini ayrı ayrı kucaklamaya değil, ancak, yalnız sonradan şuna ve buna ayrışacak olanı, başka bir deyişle mutlak olarak öznel nesnel ve nesnel öznel olanı kavramaya çalış.” (Ampriyokritisizm’de alıntı, s. 68)

Burada Bogdanov(1873-1928, idealist fikirlerden etkilenmiş bir Rus devrimci) der ki:

“Fiziksel dünyanın nesnel niteliği, onun sadece benim için değil, herkes için var olması ve herkes için belirli bir anlam taşıması gerçeğinde yatmaktadır; eminim ki bu anlam benim için olduğu gibi herkes için de aynıdır... Genel olarak, fiziksel dünya sosyal olarak koordine edilmiş, sosyal olarak uyumlu, kısacası sosyal olarak örgütlenmiş bir deneyimdir.”(Ampriyokritisizm’de alıntı, s. 124)

Lenin buna kuru bir yorum yapar: “hep aynı önerme, yeniden yarım yamalak boyanmış yaftalar altında sunulan hep o eski elden düşme mal.”(Ampriyokritisizm, s. 69)

Lenin, bu felsefik bakış açısının sonuçlarını da gözler önüne koyar. Eğer düşünceler ve gerçeklik fiilen aynıysa ve insanlar tarafından oluşturulduysa, doğru fikirler (gerçek dünya anlayışımızı geliştiren) ile yanlış fikirler (dünyayı çarpık ve yanlış anlatan) arasındaki farkı göremeyiz. Dünyayı anlamamıza ve değiştirmemize ne yardımcı olacağını, neyin hayal ürünü olduğunu, neyin ise saçmalık olduğunu anlamamız imkansız olur: Din, fizik kadar doğru olur, uçan spagetti canavarı da yerçekimi kadar gerçek.

“Eğer gerçek, ancak insan deneyinin örgenlenme biçimi ise, örneğin katoliklik öğretisi de bir gerçektir. Çünkü, katolikliğin de “insan deneyinin örgenleyici bir biçimi” olduğu hiç kuşku götürmez.” (Ampriyokritisizm, s. 124)

Bunun bir diğer sonucu da, hiç kimsenin öznel gerçekliğini sorgulayamayacağımız, herkesin kendi adına (söylemsel gerçeklik alanında) haklı olduğu anlamına gelir. Kim kadınların erkeklerden aşağı olmadığını kanıtlayabilir? Neden fakirliğin nedeni insanların tembelliği ve kişisel başarısızlıkları olmasın? Neden, işçi direnişi sırasında, grev kırıcı kendince doğru olmasın? Öznel idealizmin her görüşü diğerleriyle aynı geçerlilikte ele alması, pratik sonuçlarında ne kadar gerici bir rol oynadığını göstermektedir.

Kuir Teori ve öznel idealizmin tüm dünyanın kültürel bir inşa olduğu iddiası günlük deneyimimizle çelişir, mesela cinsiyetlerin gerçek olduğu – cinsel üremenin kanıtladığı gibi – ve fiziksel dünyanın günlük işlevlerini bizim dilimizden serbest devam etmesi gibi. Yine de, bazıları için, Kuir Teori, dünyayı anlamak için işe yarar bir alet olarak görülür.

Sınıflı toplum, baskı ve kültür

Kuir Teori cinsiyetin biyolojik olarak tanımlanamayan bölümüne dikkat çeker: Toplumumuzda cinsiyet rollerine zorlanıyor ve bu rollerle toplumsallaştırılıyoruz. Kızların neden pembe ve erkeklerin neden mavi olması gerektiğiyle ilgili biyolojik bir açıklama yoktur, veya neden kızların bebeklerle oynarken erkeklerin Legoyla oynamasıyla ilgili vs. Genç yaştan bize kadınların duygusal ve mantıksız olduklarını söylenir, onların matematikte kötü olduğu ve politikayla uğraşmamalı gerektiği gibi. Bütün bunlar cinsiyetin biyolojik fonksiyonlardan fazlasını gerçekleştirdiğini ve toplumumuzun kültürüne gömülü olduğunu gösterir.

Ancak kültür keyfi veya yanlışlıkla çıkan bir fenomen değildir. Toplumun maddi temelinden ve insanların doğayla olan ilişkisinden çıkar: “Kendini tabiata adapte olma, tabiattaki düşman kuvvetlerle mücadele sürecinde insan toplumu şekillenerek, sınıflı bir yapıya sahip, karmaşık bir organizasyona dönüşmüştür. işte toplumun bu sınıflı yapısıdır ki insan toplumları tarihinin muhteva ve şeklini de kesin bir ölçüde belirler, yani toplum tarihindeki maddi ilişkileri ve bu ilişkilerin ideolojik karşılıklarını oluşturur. Bu demektir ki tarihi kültürün sınıfsal bir karakteri vardır.”(Leon Troçki, Kültür ve Sosyalizm)

Varoluşumuzun büyük çoğunluğunda insanoğlu sınıflı toplumlarda yaşamamıştır. Bunun nedeni sınıflı toplumların artı ürüne, bir sınıfın kendini başkalarına karşı zengin edebileceği bir şeye, ihtiyacı olmasıdır. Durumun böyle olmadığı toplumlarda (Engels onları “ilkel komünizm” diye tanımlar) kadınların ezilmesi de yoktu. Ancak cinsiyetler arasında gözle görülebilir bir iş bölümü vardı (hamilelik ve doğumdan dolayı), buna rağmen bu iş bölümü yüksek ihtimalle kesin ve sabit değildi.

Buna rağmen bu iş bölümü kadınların erkeklerden daha aşağıda görüldüğü anlamına gelmez. Durum tam tersidir çünkü türümüzün çoğalmasını sağlayanlara yüksek saygı duyuluyordu. İnsanların doğaya karşı mücadelesi sırasında artı ürün yaratmayı bulmaları özel mülkiyetin ortaya çıkışmasına sebep olduktan sonra, bu iş bölümü kadınların ezilmesine yol açtı. Engels’in sözleriyle, bu “kadın cinsiyetinin dünya tarihindeki yenilgisi”nin temeliydi. Tarihsel bir sebepten, “biyolojik” bir olaydan değil. Bu, kadınların son tahlilde maruz kaldığı baskının biyolojik bir temeli olsa da, değişmez bir doğal yasa olmadığı anlamına gelir. Binlerce yıldır süregelen kadınların ezilişi, toplumumuzda derin kökler salmış ve sadece kadınların çocuk doğurabilme yeteneğinden kaynaklanmayan, aksine egemen sisteme uyumlandırılmış birçok farklı biçim almıştır.

Baskı, sınıf toplumunda köklenmiştir ve kendini, somut tarihsel durumlarda, farklı şekilde gösterir. Cinsiyet rolleri ve cinsellikle ilgili yaklaşımlarımız insanlık tarihi boyunca birçok kez değişmiştir. Bu değişiklikler mevcut koşullara göre gerçekleşir. Antik Yunan'daki oğlancılık (günümüzdeki eşcinselliğin aksine) veya Zapotek halkının Muxes'i gibi bazı kültürlerdeki üçüncü cinsiyet tanımı buna örnek gösterilebilir. Ancak kadınlara ve erkeklere zaman içinde farklı özellikler atfedilmiştir; Rönesans dönemindeki kadın güzellik ideallerini günümüzün süper modelleriyle karşılaştırmamız yeterlidir.

Kapitalizm altında kadınların ezilmesi, kapitalizmin önemli bir dayanağı olan "aile"nin ekonomik birimini ve bu birim içinde dağıtılan tüm görevleri korumak için toplumsal cinsiyet rollerine dayanmaktadır. Aile içinde kadınlara çoğunlukla ev işi, çocuk bakıcılığı ve yaşlı bakımı rolleri verilir. Kadının duygusal destek ve annelik imajı büyütülür. İş piyasasında çoğunlukla kadınlara daha az maaş verilir ve eğer fazla işgücü varsa kadınlar ilk eve gönderilenler olur. Eşcinsel çiftler giderek artan sayıda ülkede tanınırken, bu durum onların aile rolüne ve tüm sorumluluklarına tabi kılınmasıyla birlikte gerçekleşmektedir. Dolayısıyla toplumsal cinsiyet rolleri, yalnızca fikirler dünyasından türetilen kültürel fanteziler değil, sömürü ve baskı üzerine kurulu sınıf toplumunun maddi temelinden ve biyolojik faktörlerden kaynaklanmaktadır.

Kapitalist sınıf toplumunun bir parçası olan baskı, hayatlarımıza derinlemesine nüfuz ediyor ve kadınların cinsel obje olarak aşağılanmasını ve ev içi şiddete maruz kalmalarını içeriyor. Toplum içinde heteroseksüel erkek veya kadın olarak hareket etme konusunda çok gerçek bir baskı var. LGBT hakları için yapılan sayısız liberal kampanyaya rağmen, eşcinsellere ve trans bireylere yönelik şiddet ve ayrımcılık yaygın. Hormon tedavisi veya cinsiyet değiştirme ameliyatı geçirmeyi seçen bir trans bireyin mücadelesi yıllarca sürüyor ve çoğu durumda karşılanamıyor. Konutlarda, iş yerlerinde ve hatta kamusal alanlarda hareket ederken bile ayrımcılık devam ediyor.

Tüm bu ayrımcılık ve baskı yönleri, açıkça büyük bir öfke ve bu kabustan kaçma arzusu yaratıyor. Kadınların ezilmesinin kökenini ve sözde "sapkın" cinselliklere karşı ayrımcılığın ardında yatanları anlamak, bunu sona erdirmenin bir yolunu bulmak için çok önemlidir. Kadınların ezilmesinin, cinsel yönelim ayrımcılığının ve toplumsal cinsiyet rollerinin maddi kökenlerinin anlaşılmaması durumunda, (tüm odağını kültüre, eğitime ve kamuoyuna yerleştiren) Kuir Teori gibi fikirler kaçınılmaz olarak popülerlik kazanır. Toplumsal cinsiyet rollerinin zaman içindeki değişkenliğini gözlemlediğimizde, bu kültürel unsurların ardında "gerçek" biyolojik cinsiyetlerin olmadığı sonucuna varmak cazip hale gelir.

Materyalizm, bilim ve cinsiyet

Cinsiyetlerin inşa edildiği fikri, kapitalizm altında bilimin egemen sınıfın çıkarlarından bağımsız olmadığı gerçeğiyle daha da güçlenmektedir.  Bundan dolayı bilim biyolojik ve toplumsal cinsiyet konusunda tarafsız bir duruş almaz. Unutmayalım ki Dünya Sağlık Örgütünün eşcinselliği 1992’ye kadar bir hastalık olarak nitelemiştir.

Cinsiyetin yaygın, bilimsel anlayışı belirgin şekilde soyut ve katıdır (Anti-Dühring kitabında Engels bu düşünce şekline “metafiziksel düşünce tarzı” der). Cinsiyeti yalnızca XX (kadın) ve XY (erkek) kromozomları temelinde tanımlarsak, birileri haklı olarak, farklı XX veya XY kromozomlarına sahip ancak atipik hormon seviyelerine sahip insanlar olduğunu belirtebilir. Bu durum, "adaletsiz" testosteron avantajı nedeniyle hormon hapı almaya zorlanmasına karşı süregelen bir mücadele veren atlet Caster Semenya'nın skandal niteliğindeki muamelesinde gösterilmiştir.

Kadınları yalnızca çocuk doğurma yeteneklerine göre tanımlarsak, kısır kadınlar gerçek kadın değil midir? Cinsiyetler cinsel üremeyi sağlamak için varsa, eşcinsellik neden var? Ve erkek üreme organlarına sahip olup kendilerini kadın olarak tanımlayan trans kadınları nasıl anlayabiliriz? Bu "gri alan", metafizik ve mekanik materyalizmin eksiklikleri, Kuir Teorinin tartışmaya dahil olduğu noktadır.

pride flagMarksistler üremeyi sağlayan biyolojik cinsiyetlerin varlığını kabul ederler ancak bu, sadece erkek ve kadınların var olduğu anlamına gelmez. / Resim: Flickr, Eric Parker

Ancak, şeylerin mutlak ve katı tanımlarına ilişkin bu sorun yalnızca cinsiyetlerle ilgili olarak ortaya çıkmaz. Aynı sorular, kullandığımız her terimle ilgili olarak da sorulabilir. Örneğin, "ev" terimini ele alalım. Ev, insanın başının üstünde bir çatı sağlayan, içine girip yaşayabileceği bir binadır. Ama çatısız bir ev artık ev değil midir? Bir çatının çatı olmaktan çıkması için kaç deliği olması gerekir? Çürüme sürecindeki bir ev hangi noktada harabeye ve hangi noktada kaleye dönüşür?

Burada, katılığı ve değişmezlik iddiasıyla metafiziksel materyalizmin, Kuir Teorinin de ele aldığı çelişkilere yol açtığını görüyoruz. Normalde kimse evlerin varlığını reddetmeyi düşünmez, fakat kesin ve her duruma uyan bir ev terimi olmadığından Kuir Teorinin mantığına göre ev yoktur. Evler, rastgele nesnelere "kazınmış" kültürel inşalardır.

Doğa bilimlerine ve eğitim sistemine hakim olan metafizik düşünce biçimi, tekil ile genel (tümel) arasındaki ilişkiyi açıklayamaz. Ancak Marksist diyalektik, tekil (yani kısır bir erkek) ile genel (erkek diye bir şey vardır) arasında gerekli bir bağlantı görür. Genel yalnızca somut ifadesiyle var olur; fikirler dünyasında "ebedi, eksiksiz" bir ev yoktur, yalnızca bu dünyadaki tüm gerçek evler vardır. Lenin bunu şu şekilde açıklıyor:

"Herhangi bir önermeyle; en basit, en sıradan, en yaygın vb. olanla başlayalım: bir ağacın yaprakları yeşildir; John bir insandır; Fido bir köpektir vb. Daha burada (Hegel'in dehasının fark ettiği üzere) diyalektik vardır: Tekil, Geneldir (“çünkü doğal olarak, görünen tüm evlerin haricinde bir evin - genel olarak evin - olabileceği fikrinde olunamaz.”) Sonuç olarak, zıtlar (tekil, genele zıttır) özdeştir: Tekil sadece genele götüren bağlantı içinde var olur. Genel, sadece tekilde ve tekil aracılığıyla var olur. Her tekil (şu ya da bu şekilde) bir geneldir. Her genel, (bir parçası, ya da bir yönü, ya da özü olarak) bir tekildir. Her genel, tüm tekil nesneleri yalnızca yaklaşık olarak kapsar. Her tekil, genele eksik bir şekilde girer vb., vb… Çünkü 'John bir insandır', 'Fido bir köpektir', 'bu bir ağaç yaprağıdır' vb. dediğimizde, birtakım nitelikleri olumsal (rastlantısal) sayarak göz ardı ederiz; özü görünüşten ayırırız ve birini diğerinin karşısına koyarız.” (Lenin: Diyalektik Sorunu Üzerine, İngilizceden çevrilmiş)

Değişmez, mutlak bir tanım arayışı umutsuzdur çünkü içinde yaşadığımız dünya sürekli değişmektedir. Analizlerimiz ve terimlerimiz gerçekliğe bir yaklaşımdır, nesnel gerçekliğin belirli yönlerini tanımlarlar. Öte yandan, katı ve soyut (veya "metafizik") bir materyalizm, tanımlarımızı ne olursa olsun dünyaya zorla kabul ettirmeye çalışır ve bunlara uymasını talep eder. Ancak Kuir Teori, mekanik materyalizmin katı, değişmez tanımlarını olduğu gibi kabul eder ve maddi dünyanın kendisinin katı ve değişmez olduğunu savunur. Böylece cinsiyetler de dahil olmak üzere tüm maddi dünyayı geçersiz ilan ederek reddeder.

Bir kaba felsefeyi eleştirirken Kuir Teori diğer taraftaki aşırıya gider ve ayna yansımasını alır.  Hiçbir olgu, onları bildiğimiz genel kategorilerle doğrudan örtüşmez. Hiçbir erkek veya kadın, onları bildiğimiz evrensel kategoriye mükemmel bir şekilde uymaz. Yine de erkekler ve kadınlar vardır. Doğa, biz insanların tanımayı öğrenebileceği örüntülerle kendini ifade eder. Bir erkeği veya kadını, tüm tesadüfi ve gereksiz niteliklerinden arındırılmış olarak ele aldığımızda, bu kavram her bir erkeği veya kadını anlamamız için çok önemlidir. Ancak, postmodern kardeşleri gibi Kuir kuramcıları da doğada herhangi bir kategori veya kalıbın varlığını reddederler. Tekil ile genel arasındaki diyalektik ilişkiyi anlamak yerine, geneli reddeder ve tekili ve tesadüfi olanı ilke düzeyine yükseltirler.

Bu nedenle, maddi temel (biyoloji, ama aynı zamanda baskıcı bir sınıf toplumunda insanların sosyal yeniden üretimi) ile kültür arasındaki ilişkiyi araştırmak yerine, maddenin var olmadığını ilan eder. Böylece gerçekliğin bir yönünü mutlaklaştırır ve cinsiyet rolleri ve baskının nereden geldiğini ve bunların nasıl üstesinden gelebileceğimizi açıklayamayan bir "teoriye" - kısacası, öznel idealizme - dönüşür. Lenin, bu kısmi gerçeğin mutlaklaştırılmasını canlı bir şekilde şöyle tanımlamıştır:

“Kaba, basit, metafizik materyalizm açısından felsefi idealizm, yalnızca saçmadır. Öte yandan diyalektik materyalizm açısından, felsefi idealizm, bilginin özelliklerinden, yönlerinden, yanlarından birinin, maddeden, doğadan ayrı tutulmuş, ilahlaştırılmış bir mutlak haline, tek yanlı, abartılmış, überschwengliches (Dietzgen) bir biçimde geliştirilmesi (şişirilmesi, gevşetilmesi)dir. İdealizm, papazca bilmesinlerciliktir. Doğru. Ama felsefi idealizm, (“daha doğrusu” ve “ayrıca”) insanın sınırsız olarak karmaşık (diyalektik) bilgisinin eğilimlerinden biri aracılığıyla papazca bilmesinlerciliğe giden bir yoldur. İnsan bilgisi doğru bir çizgi değildir (ya da izlemez), sonsuzcasına bir dizi çembere, bir sarmala yaklaşan bir eğridir. Bu eğrinin herhangi bir parçası, bölüntüsü, kesimi, bağımsız, tam bir doğru çizgiye dönüştürülebilir, (tek yanlı olarak dönüştürülür), ki bu durumda (eğer bir kimse ağaç yüzünden ormanı görmüyorsa) bataklığa, (egemen sınıfların sınıf çıkarları tarafından bağlanıp kaldığı) papazca bilmesinlerciliğe varır. Tek-yönlülük ve tekyanlılık, cansızlık ve donukluk, öznelcilik ve öznelci körlük – işte idealizmin bilgibilimsel kökleri. Ve kuşkusuz, papazca bilmesinlerciliğin (=felsefi idealizmin) bilgibilimsel kökleri vardır, temelsiz değildir; kısır bir çiçektir kuşkusuz, ama canlı, verimli, gerçek, güçlü, kudretli, nesnel, mutlak insan bilgisinin yaşayan ağacında büyüyen kısır bir çiçek.”(Lenin: Diyalektik Sorun Üzerine, İngilizceden çevrilmiş)

Kuir Teori cinsiyetlerin ve cinsel arzunun birer inşa olduğunu öne sürerek, bir çelişkiler yumağına dolanır. Çünkü (bunu takip eden) bir sonraki mantıksal soru, insanların kendileri üzerinden ayrıştırıldığı ve ezildiği kategoriler olarak neden tam da “erkek” ve “kadın”ın billurlaştığıdır. Bu noktada teori; ensest tabusu “Yasa”sının, dilin, Oedipus kompleksi ve penis kıskançlığının ve tarihsel toplumlardaki kadın değiş tokuşunun süregelen etkisinin, toplumsal cinsiyetleri ve “zorunlu heteroseksüelliği” yarattığını öne süren psikanalitik ve antropolojik spekülasyonlara sapar.[1] Dili bilmeyen hayvanlar aleminde hetero ve homoseksüelliğin nasıl var olabildiği ve ensest tabusuna sahip olmayan toplumların üremeyi nasıl başarabildiği, bu akıl yürütme silsilesindeki pek çok muammadan sadece ikisidir. Gerçeklikle karşı karşıya kaldığında, Kuir Teori onu açıklamakta aciz kalır ve duvara çarpar. “Neden tam olarak erkek ve kadın?” sorusuna bir yanıt olarak, Butler en nihayetinde şunları yazar:

“Ensest tabusunu ve ondan önce gelen eşcinsellik tabusunu toplumsal cinsiyet kimliğinin üretici anlarından doğan, idealleştirilmiş ve zorunlu bir heteroseksüelliğin kültürel olarak idrak edilebilir çerçevesinde kimliği üreten yasaklar olarak ele almıştık. Toplumsal cinsiyetin bu disipliner üretimi onu hatalı bir biçimde istikrarlı kılar ve bu da cinselliğin üreme alanı içindeki heteroseksüel inşasına ve düzenlemesine yarar.”(Cinsiyet Belası, s. 172, İngilizceden çevrilmiş)

Cinsiyetlerin kurgusal ve kültürel inşalar olduğunu bize anlaşılmaz bir dille açıklayan tüm kitap ve metinlerden sonra, utanç verici ve iyi gizlenmiş bir şekilde, doğa tekrar araya girdi: Cinsiyetleri belirleyen şey cinsel üremedir.

Marksistler cinsiyetlerin olduğunu ve bu cinsiyetlerin insanların üremesini sağladığını kabul ederler. Genel olarak, insanlığın büyük bir çoğunluğuna kadın veya erkek cinsiyeti atanabilir. Diyalektikte, bir noktada yavaşça artan niteliksel değişimin yeni bir niteliğe dönüşmesi anlamına gelen “niteliksel sıçrama” vardır. (Sıklıkla kullanılan bir örnek, "niceliksel" bir ısı birikiminden sonra buhara dönüşen kaynar sudur). İnsanlarda da, bir araya geldiklerinde bir kişinin erkek veya kadın olduğunu açıkça belirtmemizi sağlayan bir dizi faktör vardır.

Ancak bu sadece erkek ve kadınların olduğu anlamına gelmez. İnterseksüalite de vardır. Ayrıca üreme organları cinsiyet kimliğine uymayan trans kişiler ve ne erkek ne de kadın olan ikili cinsiyet sistemine uymayan kişiler de vardır. Kimliklerinin üreme organlarıyla uyuşmaması nedeniyle insanları “yanlış bilinç”e sahip olmakla suçlamak akıl almazdır. Bir insanın kimliği biyolojik, psikolojik ve sosyal faktörlerin birleşiminden oluşan karmaşık bir şeydir ki bunların hepsi de maddi olarak açıklanabilir. Ancak, bilincimizin, yani insan beyninin, cinsiyet kimliğimizi hangi faktörlerin ne ölçüde oluşturduğunu belirlemek için henüz bilimsel olarak tam olarak araştırılmamış olması, bunları bedenimizle bağlantılı olmayan tamamen “kültürel bir kurgu” olarak ilan etmemiz için bize hiçbir neden vermez.

Tam tersine, kimliğin sadece kültürel inşa olarak tasvir edilmesi, birçok trans bireyin cinsiyet değiştirme ameliyatına veya hormon tedavisine erişim mücadelesindeki çok gerçek sorunlarını bulanıklaştırır. Kadınlar için kürtaj hakkı, ücretsiz hijyen ürünleri veya cinsiyete özgü tıp (jinekoloji) gibi oldukça pratik talepler de savunulamaz hale gelir.

İktidarın güçlü söylemi

Eğer, Kuir Teori gibi, cinsiyetlerin ve yönelimin kültürel inşalar olduğunu farz edersek bir şey sormamız gerekir: Bu inşa nasıl ve neden oluştu?

Judith Butler, Friedrich Engels ve "sosyalist feministleri" "kültür tarihinde cinsiyet hiyerarşisini kuran yapısal anları bulmaya" çalışırken alaya alır. Butler'ın kendisi, kadınların ezilmediği geçmiş toplumların "kendini haklı çıkaran uydurmalar" olduğuna inanmaktadır (Cinsiyet Sorunu, s. 46). Bu tür toplumların gerçekten var olduğunun kanıtlanmış olması, onun gerçekliğe karşı cehaletini ve tarihi reddetmesini göstermektedir.

Marksist açıklama, Kuir Teorinin gözünde çok "basitleştirici" olsa da, toplumdaki çok katmanlı, çok yönlü ve karmaşık güç ilişkileri ve yapılarından kaynaklandığı varsayılan baskının "inşası" için başka açıklamalar sunmaktadır.

Kuir Teorinin savunduğu güç kavramı, akademik çevrelerde bazen "ortodoks Marksizm"in halefi veya "geliştiricisi" olarak görülen Fransız filozof Michel Foucault'dan (1926-1984) ödünç alınmıştır. Foucault, Louis Althusser'in öğrencisi olarak bir süre Fransız Komünist Partisi'nin (PCF) çevresinde yer almış ve 1951-1952 yılları arasında (kendi itirafına göre[2]) Marksizm eğitimi almadan (pasif) üye olmuştur.

1968 Mayısının devrimci esintileri esnasında Foucault, Tunus'ta büyük öğrenci protestolarının yaşandığı bir üniversitede ders veriyordu. Görevini, kendi ifadesiyle Marksizm'den güçlü bir şekilde etkilenen öğrencilere "yeni bir şey" öğretmek olarak görüyordu.

Fransa'daki genel grevin ve kitle hareketinin PCF liderliği tarafından tarihsel olarak ihanete uğramasını ve devrimin başarısızlığını, o dönemdeki ülkedeki "Hiper-Marksizmin" suçu olarak değerlendiriyordu. Yoğun sınıf mücadelesinin yaşandığı bu dönemi de bir dil oyunu, kelime arayışı olarak nitelendiriyordu:

“O döneme geri dönüp düşündüğümde, yaşanacakların kesinlikle kendine özgü bir teorisi, kendine özgü bir terminolojisi olmadığını söyleyebilirim... Yani, Stalinizm'i, SSCB politikasını veya Komünist Parti'nin (PCF) iniş çıkışlarını eleştirel bir şekilde değerlendirirken, sağcıların dilinden kaçınmak, zorluklar yaratan karmaşık bir işlemdi.” (Remarks on Marx, s. 110-111, İngilizceden çevrilmiş)

Foucalut’nun gerçek hareket içindeki verimsiz rolüne ve görüşlerini bilinçli olarak Marksizme karşı geliştirmesine rağmen, üniversite çevrelerinde onun Marksizmle bir yakınlığı olduğu ve fikirlerinin ilerici ve direniş için iyi bir bağlantı noktası olduğu düşüncesi yaygındır.

Kuir Teori için en etkili eseri, modern tarihte cinsellik söyleminin tarihini izlemeye çalıştığı ve iktidar anlayışının merkezi bir rol oynadığı Cinselliğin Tarihi (1976) adlı eseridir. Foucault'ya (ve Kuir Teoriye) göre, iktidar hayatın tüm alanlarına nüfuz eder ve kendini zıt çiftler halinde ifade eder: yaşlı-genç, erkek-kadın, homo-hetero, vb. Bu, genellikle Batı felsefesi tarafından "icat edilen" ikili karşıtlık (zıt çiftler) takıntısı olarak tanımlanır.

foucaultMichel Foucault tarafından ortaya atılan "iktidar" kavramı, Kuir Teorinin temel ilkelerinden biridir. / Görsel: Flickr, Thierry Ehrmann

Bu anlayışa göre “iktidar”, adaletsiz bir yargı sistemini, erkek ve kadının tıbbi-bilimsel söylemini, dini ve baskıcı eğitim sistemlerini sürdürmekte çıkar sahibidir. Yöneticilerin sınıf çıkarlarını, ataerkil baskıya yönelik erkek iradesini ve devlet baskısını şekillendirir. Ayrıca cinsel uygulamalarla ilgili normlar ve yasaklar da yaratır.

Butler, “(...) hukuki iktidar, kendi üretkenlik mekanizmasını gizleyen doğurgan bir iktidar tarafından üretilmiş bir inşa olarak yeniden tasavvur edilmelidir” diyor. (Cinsiyet Belası, s. 121) Yani: iktidar iktidarı üretir ve sonra iktidar tarafından üretildiği gerçeğini gizler.

Ancak iktidar daha da güçlüdür: sadece baskı üretmekle kalmayıp direnişi de üretir. Baskı ve direniş “yaşlı-genç” veya “erkek-kadın” gibi söylem tarafından inşa edilen bir başka ikili karşıtlık çiftidir. İktidar, isyan söylemini, baskıcılara karşı bir şeyler yapılabileceği kurgusunu, iktidarsız bir dünya olabileceği yanılsamasını üretir. Bu mantıktan hareketle Foucault, mutlak monarşilerin burjuva devrimleri yoluyla çöküşünü, adalet üzerine bir iktidar söyleminin sonucu olarak “analiz etmeye” kadar gider:

“Ama iktidarın kullandığı dil de, ortaçağda oluşturulan ya da Roma hukukundan yola çıkılarak yeniden oluşturulan tüm kamu hukuku kuramının sonradan doğruladığı gibi, kendisine ilişkin olarak sunduğu görüntü de böyleydi. (...) Ortaçağdan bu yana Batı toplumlarında iktidarın kullanımı hep hukuk çerçevesinde ifade edilmiştir. XVIII. ya da XIX. yüzyıla uzanan bir gelenek bizi, monarşik iktidarı hep hukuk-olmayanın, yani keyfiliğin, kötüye kullanmaların, kap­risin, “paşa keyfi”nin, ayrıcalıkların ve özelliklerin, geleneksel “oldubittilerin" sürdürülmesinin yanında görmeye alıştırdı.” (Cinselliğin Tarihi, s. 87)

Kapitalist üretim tarzının ortaya çıkışının eski feodal düzeni alt üst ettiğine dair materyalist, Marksist analiz ne kadar da gülünç ve basitleştirici değil mi! Hayır, bizi aniden monarşinin adaletsiz olduğuna inanmaya ve onu devirmeye iten şey “gelenek”ti! Bu karmaşa, tarihi söylemlerin bir inşası olarak gören bir teorinin sonucudur.

Bütün bu öz referanslı iktidar döngüsünde, Kuir metinlerin hiçbiri bize iktidarın gerçekten ne olduğunu açıklamaz. Foucault, iktidar üzerine verdiği derslerin ilk cümlesinde şöyle diyor: “İktidar mekanizmalarının analizi, iktidarı oluşturan şeyin genel bir teorisi değildir.” (Vorlesung zur Analyse der Macht-Mechanismen, s. 1, ingilizceden çevrilmiş)

Okuyucuya Foucault'nun İktidarı nasıl kavramaya çalıştığına dair bir fikir vermek için, sözü yazarın kendisine bırakacağız ve bu uzun alıntı için özür dileyeceğiz:

“Bana göre iktidardan ilk önce uygulandıkları alana içkin olan ve kendi örgütlenmelerini kuran güç ilişkileri çokluğunu anlamak gerekir; yani, mücadeleler ve karşı karşıya gelmeler yoluyla bu ilişkileri dönüştüren, güçlendiren, tersine çeviren hareketi anlamak; bu güç ilişkilerinin, bir zincir ya da sistem, ya da tersine onları birbirlerinden tecrit eden farklılıklar ve karşıtlıklar oluşturacak biçimde birbirlerinde buldukları dayanakları anlamak; ve nihayet, genel çizgisi ya da kurumsal saydamlaşması devlet aygıtlarında, yasanın formüle edilmesinde ve toplumsal hegemonyada gelişen stratejileri -söz konusu güç ilişkileri bu stratejilerin içinde etkili olurlar anlamak. İktidarın olabilme koşulunu, en azından işlerliğini, en “kenar” etkilerine değin anlaşılır kılmayı ve onun mekanizmalarını toplumsal alanın anlaşılırlık çizelgesi olarak kullanmayı sağlayan görüş açısını, türemiş ve kademe kademe inen biçimlerin oradan hareketle dallanıp budaklanacağı tek bir odakta, merkezi bir noktanın ön varlığında aramamak gerekir. Eşitsizlikleriyle iktidar durumlarını, ama hep yerel ve istikrarsız iktidar durumlarını devreye sokan, güç ilişkilerinin oynak kaidesidir. İktidar her yerde hazır ve nazırdır: Ama bu, her şeyi yenilmez birliğinin çatısı altında kümeleştirme ayrıcalığına sahip olmasından değil, her an, her noktada, daha doğrusu bir noktayla bir başka nokta arasındaki her bağıntıda ürüyor olmasından kaynaklanır. İktidar her yerdedir; her şeyi kapsadığından değil, her yerden geldiğinden dolayı her yerdedir. Ve iktidar, sürekli, tekrara dayalı, cansız, kendi kendini yeniden üreten her şeyiyle, tüm bu hareketliliklerden yola çıkarak beliren, bunların her birini destek alan ve geri dönerek onları sabitleştirmeye çalışan genel bir sonuçtur. Şüphesiz adcı olmak gerekir: İktidar bir kurum, bir yapı değildir; bazılarının baştan sahip olduğu belirli bir güç değil, belli bir toplumda karmaşık bir stratejik duruma verilen addır.” (Cinselliğin Tarihi, s. 92-93)

Amin!

Foucault’un Cinselliğin Tarihi’ni yazarken LSD’nin etkisi altında olduğunu öğrenmek saşırtıcı değil. Engels bir keresinde, bilim insanlarının bir olguyu anlamakta başarısız olduklarında, açıklama olarak kullanmak üzere yeni bir "kuvvet" icat etme eğiliminde olduklarını yazmıştı:

“Başka bir deyimle, organizmamızın bir işlevinin görüngüler meydana getirdiği bir değişikliğin gerçek nedenini belirtmekten uzak kalmak için, bunun yerine uydurma bir neden, değişikliğe uygun düşen bir sözde kuvvet koyarız. Sonra bu kolay yöntemi dış dünyaya da aktarır ve görüngüler kadar değişik türde kuvvetler icat ederiz.” (Doğanın Diyalektiği, bölüm 3)

Bu Kuir Teori ve Foucault’un “iktidar” ve “kuvvet ilişkileri” için çok yerinde bir açıklama.  İktidar, her şeyi tanımlayan, bir an söylemler yaratan ve bir sonraki an kendisi de söylemin ürünü olan, her şeyi kapsayan, neredeyse Tanrı benzeri bir varlıktır. Hiç kimsenin kaçamadığı, bizi sonsuza dek bağlayan her şeye nüfuz eden bir ruhtur. Sonuçta biz de iktidarın yaratımlarıyız! Bu iktidar fantezisinin absürtlüğü, idealizmin, ne kadar modern görünürse görünsün, eninde sonunda her zaman Lenin'in dediği gibi dinsel bağnazlığa yol açtığını gösterir. Ve son olarak: her şey olan, çelişkilerden ve direnişten arınmış, her zaman var olmuş bir Varlık, sonunda sadece… hiçbir şeydir.

Kuir Teori, "ikili" karşıtlıklar sorusunda daha da ileri giderek onun çözülmesi gereken temel bir sorun olduğunu görür. Ancak ikilikler (veya Marksistlerin deyimiyle karşıtlıklar) doğanın ayrılmaz bir parçasıdır. Yunan filozof Heraklitos “çatışmada uyum vardır, tıpkı yay ve lir gibi.” diye yazmıştı. Sıcak ve soğuk, çekme ve itme, kuzey ve güney, pozitif ve negatif akımlar ve kadınla erkek; hepsi doğadaki tüm değişimlerin temelini oluşturan ve doğanın varoluş tarzı olan karşıtların iç içe geçmesinin ve birliğinin örnekleridir. Erkek ve kadın cinsiyetini yok saymak, güney kutbunu veya soğuk havayı yok saymak gibidir. İronik bir şekilde, Kuir Teorisyenleri kendileri de ikilikleri yok saymanın, mevcut ikili durumun kendi içinde bir "ikili karşıtı" olduğunu unutmuş gibi görünüyorlar.

Direnç boşuna!

Eğer Kuir Teorinin doğal ortamında, yani akademik makaleler dünyasında kalırsak, bu tartışma felsefi alıntıların karşılıklı olarak paylaşıldığı entelektüel bir heyecan gibi görünebilir. Ancak, başlangıçta da belirttiğimiz gibi, felsefi öncüller belirli pratik sonuçlara da yol açar.

Kuir Teoride iktidarın her yerde mevcut olması, ondan asla kaçamayacağımız, her direnişin yalnızca iktidarın kendisinin bir ifadesi olduğu ve nihayetinde istikrara hizmet ettiği anlamına gelir. Bu nedenle, Foucault'nun direnişin "iktidara göre asla dışsal bir konumda olmadığı" ve dolayısıyla yalnızca "mümkün, gerekli, olasılık dışı, kendiliğinden, vahşi, yalnız, koordineli, yaygın veya şiddetli... uzlaşmaya hazır, çıkarcı veya fedakâr" direnişler olduğu yönündeki nispeten bilinen sözü önemlidir. (Cinselliğin Tarihi, s. 95-6, ingilizceden çevrilmiş)

“Son zamanlardaki ‘kuir’ kavramı etrafında ortaya çıkan görüşler ve uygulamalar, uzun vadeli toplumsal değişim veya genel olarak özgürleşmenin mümkün olduğuna dair inancı sorgulamaktadır.” (Jagose, s. 61, ingilizceden çevrilmiş)

Toplumsal hareketlere yönelik bu mutlak karamsarlık, herhangi bir direnişin otomatik olarak ölüme mahkum olduğu düşüncesi, bize bu filozofların 1960’lar ve 1970’lerin devrimci hareketlerini ve onların başarısızlıklarının nedenlerini ne kadar az anladıklarının gösterir. Bu durum, feminist çıkmazın, işçi sınıfına güvenmeyen (varlığına bile inanmayan) küçük burjuvazinin umutsuzluğunu yansıtıyor. Kitle örgütlerinin liderliğinin rolünü anlamak ve eleştirmek yerine, bu direnişin kime veya neye yöneltilmesi gerektiği ve hangi yöntemlerin kullanılması gerektiği konusunda net bir fikir olmadan yeni "direniş" yolları arıyorlar. Egemen sistemin devrilmesi olasılığı uygulanamaz ve imkansız görünmüyor.

Bunun sonucu olarak Kuir Teori en hafif reformculuğu bile radikal gösteren bir pratik önerir. Tamamen dil ve kültür alanlarına geri çekilir. Kimlikler için yeni “terimler”, yeni “gramer” üretilmeli veya “yeni etik” yaratılmalı (Gayle Rubins). Örnek olarak,  cinsiyet yanılsamasını “açığa çıkarmak” için Butler cinsiyet kimliklerini “drag, karşı cinsiyetin kıyafetlerini giyme ve eril/dişil kimliklerin stilizasyonu” gibi kültürel uygulamalar aracılığıyla cinsiyet kimliklerini parodileştirmeyi önerir.(Cinsiyet Belası, s. 137) Bu Cinsiyet Belası kitabındaki tek pratik öneridir! Ve Nancy Fraser, rahatlayarak, açıklar:

“İyi haber, [gaylerin ekonomik dezavantajlarını] iyileştirmek için kapitalizmi devirmemiz gerekmiyor. Kötü haber, mevcut statü düzenini değiştirmemiz ve tanınma ilişkilerini yeniden yapılandırmamız gerekiyor” (s. 285, ingilizceden çevrilmiş)

Bunu eşcinselliğin imajını iyileştirmemiz lazım diye de okuyabilirsiniz. Burada, nispeten daha pratik bir yaklaşım sergileyen Fraser, reformculuğunu açıkça ortaya koyuyor: Neyse ki kapitalizmi devirmek zorunda değil! Sadece toplumun eşcinselliğe bakış açısını değiştirmesi gerekiyor! İşçi örgütleri içindeki bazı reformcuların, ayrımcılığa karşı grevler, kitlesel protestolar, kısacası sınıf mücadelesi yöntemleriyle gerçek bir mücadele yürütme sorumluluğundan kaçınmak ve bunun yerine dil reformları, kotalar, kültürel özgür alanlar ve gökkuşağı renkli yaya geçitleri taleplerine odaklanmak için Kuir Teorisini isteyerek benimsemeleri şaşırtıcı değil.

Sınıf sorununu göz ardı ederek Kuir Teori, sadece işçi örgütlerindeki bürokratlara yaramıyor, aynı zamanda burjuvazinin ve kapitalist güçlerin kendilerini LGBT dostu göstererek, liberal ve ilerici imaj çizmeleri için ideolojik bir gerekçe görevi görüyor. Apple veya Coca Cola gibi, on binlerce insanı korkunç çalışma koşullarında sömüren şirketler, şirketlerinde LGBT kampanyalarını destekliyor veya ticarileştirilmiş Onur yürüyüşlerinde ücretsiz alkol dağıtan parti kamyonlarını finanse ediyor. Görünüşte radikal, ancak aslında (egemen sınıf için) tamamen zararsız fikirlerin üretimini finanse etmek için, cinsiyet çalışmaları profesörlüklerine, bölümlerine ve kuir çalışmaları burslarına binlerce Euro harcanırken, sol liberal medya ve yayıncılar, hayırsever makaleler ve romanlar basıyor.

Çoğu kuir aktivist bu eğilimlerin farkında ve direnişlerinin egemen sistem tarafından ele geçirilmesine açıkça karşı çıkıyor. Ancak, Kuir Teori, egemen sınıfın bu gaspına karşı mücadele etmek için gerekli fikirleri sunmuyor. Tam tersine bu, sömürüyü ve baskıyı bireyselleştirip kamufle eden, sisteme karşı birleşik mücadeleyi bölen egemen ideolojinin bir parçasıdır. çünkü birleşik mücadele, Kuir Teoriye yabancıdır.

Kuir Teori, 1970'ler ve 1980'lerin geleneksel kimlik siyasetlerinin, çember zihniyeti ve iç çatışmalarla ilgili bir eleştiri olarak ortaya çıkmasına rağmen, tam olarak bu tür kimlik siyasetlerinin üstesinden gelemedi. Toplumda iktidarın her yerde mevcut olmasından kaçamayacağımız için, kurgusal olarak görülseler bile kimliklerden de kaçmak imkansızdır.

Kimlikler "cinselliğin iktidar alanında kaçınılmazdır" (cinsiyet belası, s. 40,) ve en iyi ihtimalle bu kimlikleri "parodileştirmeyi" umabiliriz; bu nedenle, kimlik siyasetlerinin eleştirisi olarak başlayan Kuir Teori, tam olarak başladığı yere, kimlik siyasetine geri döner. Pratikte, kimin kimi temsil edebileceğine dair eski çekişmeler, tıpkı radikal feminist çevrelerde (ve onlara karşı) olduğu gibi, utanmadan devam etmektedir. Butler'ın yerinde bir şekilde belirttiği gibi: "Açıkçası, siyasi görev temsili siyaseti reddetmek değildir - sanki bunu yapabilirmişiz gibi."  (Cinsiyet Belası, s. 8, ingilizceden çevrilmiş)

Herhangi bir kolektif eylem ve ezilenlerin birleşik mücadelesi bir kavgaya dönüşür, çünkü "birlik" ve "temsil" otomatik olarak dışlamaya ve şiddetli baskıya yol açar: "birlik ancak şiddetli dışlama yoluyla satın alınır."(Butler, Merely Cultural, s. 44, ingilizceden çevrilmiş)

Bu, içinde yaşadığımız baskıcı sisteme karşı çıkanların bireyselleşmesine yol açar. Örneğin, kuir-feminist Franziska Haug, kuir-feminist tartışmalarda "bireyin kimliği -köken, kültür, cinsiyet vb.- meselenin özü haline geliyor" ve "konuşma ve mücadele hakkı, konuşmacının kimliğine bağlı olarak belirleniyor" diye şikayet ediyor (Haug, s. 236., ingilizceden çevrilmiş). En çok ezilenin kim olduğu ve dolayısıyla konuşma hakkına sahip olduğu, kimin karşı çıkılamayacağı konusunda bir rekabet var. Hoş karşılanmayan argümanlara karşı sıklıkla şu türden suçlamalar duyuyoruz: “Beyaz bir erkek/cis-kadın/beyaz trans birey olarak benimle aynı fikirde olmama veya öznel bakış açımı reddetme hakkınız yok.”

“Şiddet içeren genellemeler” yoluyla kimseyi dışlamamaya çalışırken, cinsel, romantik, cinsiyet ve diğer tercihlerin akla gelebilecek tüm kombinasyonlarını kapsadığı varsayılan ve çeşitli kuir gruplarında uygulanan sayısız kimlik yaratılıyor. Sisteme karşı savaşmak isteyen herkesin birleşik mücadelesi yerine, bu mantık genellikle farklı gruplar içinde linç ve dışlamaya yol açıyor. Bir kuir feminist, “Kuir Teorisi Sonrası Feminist Dayanışma” adlı makalesinde bunu canlı bir şekilde anlatıyor; bu makale neredeyse umutsuz ve samimi bir günlük girişi gibi okunuyor:

“Biseksüel terimine dair tereddütlerime rağmen, bu tanımlayıcı bana her yerin daha kötü hissettirdiği zamanlarda bir tür yuva sağlıyor. Hem heteroseksüel hem de lezbiyen alanların kadınlar için kendi rahatlıkları var ve ben sıklıkla her ikisinden de dışlandım. Ayrıca bu alanlara uyum sağlamak için -gerçek heteroseksüelliğime veya homoseksüelliğime boyun eğerek- değişmem gerektiği söylendi ve bu taleplerin bazen doğru olduğu anları, bazen de ikiyüzlülüğünü ve kayıtsızlığını hissettim… Cinsiyetli veya cinsel bir varlık olarak bir yuva aramak hem gerekli hem de rahatsız edici: gerekli çünkü topluluk, tanınma ve istikrar insan gelişimi ve siyasi direniş için esastır ve rahatsız edici çünkü bu uygulamalar çok sık dışlayıcı veya hegemonik siyasi ideolojilere ve grup oluşumlarına dönüşüyor.” (Cressida J. Heyes, 1,097, ingilizceden çevrilmiş)

Bu satırlardan, kapitalizmin baskılarının ve zulmünün yarattığı sefaleti ve bunların ruh sağlığımıza ve öz saygımıza verdiği zararı hissedebiliyoruz. Ancak aynı zamanda kimlik siyasetlerinin çıkmazını da gösteriyor. Metin, tüm feministler arasında bir dayanışma biçimi bulma görevini üstlense de, kimliğe dayanmayan bir birliği hayal edemiyor. Pratikte, kimlik siyaseti hareketin bölünmesine yol açıyor. Örneğin, Viyana'da yıllardır 8 Mart Kadınlar Günü'nde iki ayrı yürüyüş düzenleniyor: biri radikal feministler tarafından (sadece kadınların ve bir blok halinde LGBT bireylerin katılabildiği), diğeri ise kuir aktivistler tarafından (başlangıçta cis erkeklerin katılamadığı, ancak 2019'dan beri kendilerini feminist olarak gören herkesin katılabildiği). Birleşik bir gösteri her iki tarafça da defalarca reddedildi. Dünya genelinde kadın hakları talepleri etrafındaki kitlesel hareketlerin yükselişi ve Avusturya'da sağcı bir hükümet altında atıl kalan potansiyel karşısında, bu örnek kimlik siyasetlerinin bölücü rolünü ortaya koyuyor.

Özellikle gençlerin, cinsellik ve cinsiyet rolleri gibi toplumda yerleşik normları sorgulaması son derece doğaldır. Bu her zaman böyle olmuştur ve Marksistler olarak bizler, tüm insanların kendilerini istedikleri gibi ifade etme ve tanımlama haklarını savunuyoruz. Ancak sorun, bireylerin kişisel deneyimlerinin kuramsallaştırılması, felsefi bir ilke düzeyine yükseltilmesi ve toplumun ve doğanın tamamına genelleştirilmesiyle ortaya çıkar. Kuir Teorisyenleri, kuir veya ikili cinsiyet sistemine uymayan olmanın, ikili cinsiyet sistemine (yani insanlığın büyük çoğunluğunun olduğu erkek veya kadın) kıyasla ilerici ve hatta devrimci olduğunu söylerler. İkili cinsiyet sistemi ise gerici olarak kabul edilir. Ancak burada, Kuir Teorinin gerici tarafını gösterdiği görülmektedir. Baskıya karşı radikal söylemlerine rağmen, birleşik bir sınıf mücadelesine karşı çıkmakta ve bireylerin cinsel ve kişisel tercihlerine göre atomize edilmesini, işçi sınıfının giderek daha küçük parçalara bölünmesini teşvik etmektedir. Bu arada, kapitalizmin çürümüş, sömürücü ve baskıcı yapısı da yerinde kalır.

İşçi sınıfının birliği için!

Marksistler için, mücadele birliği ne kültüre ne de kimliğe dayanır, ne de ahlaki bir meseledir.  Aksine, kapitalizmin üretim sürecindeki rolü nedeniyle, sömürüyü ve baskıyı sona erdirebilecek tek güç olarak işçi sınıfının birliğinin gerekliliğini vurgularız.

Toplumumuz temelde nasıl ürettiğimizle tanımlanır. Çünkü yiyecek, ev, enerji gibi yaşamak için ihtiyaç duyduğumuz her şeyin  üretimi, yaşam biçimimizi nasıl sürdürebileceğimizin temelidir. Sadece hayatta kalmanın ötesinde bilim ve kültürün gelişmesine olanak sağlayacak kadar yiyecek var mı? Bilim, üretim araçlarımızı geliştirerek iş yükünü azaltabilir ve araştırma, eğitim vb. için zaman ayırabilir mi? Ekonomik altyapı, toplumumuzda nasıl çalışıp yaşadığımızı ve sonuç olarak hangi ahlak, yasa veya değerlerin baskın olduğunu belirler (ki bu ilişki, Marx'ın eleştirmenlerinin iddia ettiği gibi mekanik değil, diyalektiktir).

solidarityMarksistler, sömürü ve baskıyı sona erdirebilecek tek güç olarak işçi sınıfının birliğinin gerekliliğini vurgularlar. / Görsel: adil kullanım

Toplumumuz, kültürel olarak zengin veya fakir olmakla tanımlanmayan (daha ziyade bunlar kişinin ait olduğu sınıfın bir sonucudur) sınıflara bölünmüştür. Sınıflar, üretim sürecinde oynadıkları rolle belirlenir. Kapitalizmde, ana sınıflar, fabrikalar ve toprak gibi üretim araçlarına sahip olan kapitalistler ve kazandıkları ücretlerle geçinmek için emek güçlerini satmak zorunda olan işçi sınıfıdır. Çelişki, insanların büyük çoğunluğunun dünya çapında bir iş bölümü içinde fabrikalarda ve şirketlerde toplumsal olarak üretim yaparken, emeklerinin meyvelerinin küçük bir azınlık tarafından özel olarak sahiplenilmesinde yatmaktadır.

Bu kapitalist azınlık, dünya pazarının anarşisi altında ve yalnızca kendi karları için birbirleriyle rekabet halinde üretim yaptığından, bu durum periyodik krizlere yol açar ve toplumumuzun kaynaklarının tüm insanlık için insana yakışır bir yaşamı garanti altına almak için kullanılamamasının nedenidir. Bu durum sömürü, baskı ve ayrımcılığın belirleyici temelidir. Sosyalizm, toplumsal üretim/özel mülkiyet çelişkisini, üretimi toplumun kontrolü altında kendi ellerimize alarak, yani asalak kapitalist azınlığı mülksüzleştirerek çözmek anlamına gelir.

Bundan, işçi sınıfının birliğinin mevcut koşullara dayandığı sonucu çıkar. İşçi sınıfı için iyi bir yaşam yani daha yüksek ücretler, daha kısa çalışma saatleri, yüksek kaliteli bir refah sistemi gibi ancak kapitalistlerin çıkarlarına karşı gerçekleştirilebilir, çünkü bu doğrudan onların karlarını azaltacaktır. Marksistler, birliğimizi güçlendirmek için işçi sınıfının bu ortak çıkarını mümkün olduğunca görünür kılmayı görev edinirler, çünkü ancak birlikte bu sömürücü sistemi devirebiliriz. Bu nedenle Marksistler, her türlü bölünmeye; yani ırkçılığa, cinsiyetçi önyargılara ve diğer ayrımcılık biçimlerine karşı kararlı bir şekilde mücadele ederler; bu görüşlerin savunucusu ister politikacı, ister kapitalist, isterse de işçi olsun fark etmez. Her türlü ayrımcılığa karşıyız, ancak kimlik siyasetlerinin aksine, farklı cinsiyetlerin, cinsel yönelimlerin vb. çıkarlarını temelde birbirine karşıt olarak görmeyiz. Öte yandan, farklı sınıfların karşıt çıkarları vardır (yani, biri kazanırsa diğeri kaybetmelidir).

Nesnel olarak, toplumumuzda herkes için rahat bir yaşam mümkün kılacak kadar zenginlik var. Herkese yetecek kadar yiyecek  ve çalışma saatlerini önemli ölçüde azaltıp yine de toplumun tüm görevlerini yerine getirebilecek kadar teknolojiye sahibiz. Ayrıca, bugün büyük ölçüde aile kurumu içinde yapılan ev işlerinin (temizlik, yemek pişirme, çocuk yetiştirme, yaşlı bakımı vs.) toplumsallaştırılması için gerekli tüm ön koşulları da karşılıyoruz. Bu, ortak mutfaklar ve kamu anaokulları açarak ve iyi bir refah ve sağlık sistemine yatırım yaparak başarılabilir. Bu önlemler, kadınları baskıcı bir kafese hapseden ve cinsiyet ve cinsel yönelim temelli ayrımcılığın temelini oluşturan kapitalist ailenin maddi temelini ortadan kaldıracaktır.

Maddi baskı ve bağımlılık olmadan, insan ilişkileri gerçekten özgür birlikteliklere dönüşebilir ki bu da tüm kadınlar ve erkekler için ileriye doğru bir adım olacaktır. Bilim, eğitim, kültür ve dil, bizi sürekli bölen ve aşağıda tutan kâr güdüsünden ve egemen sınıfın çıkarlarından kurtulacaktır. İnsan kültürü hayal edilemeyecek yüksekliklere ulaşabilir. Buna karşılık, Kuir Teorisyenlerinin yeni kelime dağarcığı ve özgür alanlar için mütevazı talepleri, kapitalizmin dar sınırları içinde ne kadar sınırlı olduklarını göstermektedir.

Bu, elbette, kültürel başarıların büyük şirketleri ve bankaları kamulaştırmakla "otomatik olarak" veya "kendiliğinden" gerçekleşeceği anlamına gelmez. Ancak maddi temel ile kültür, devrim ile dil arasındaki gerçek ilişkiyi somut olarak kavramalıyız.

Devrim, kitlelerin tarih sahnesine çıkması anlamına gelir. Kitlelerin kaderlerini kendi ellerine almaları ve artık hayatlarının başkaları tarafından dikte edilmesine izin vermemeleri sürecidir. Tarihteki tüm devrimlerde, işçi kitleleri inanılmaz bir yaratıcılık sergilemiş ve eski toplumun çöplerini temizlemeye girişmiştir.

Troçki, “Konuşma Kültürü için Mücadele” yazısında, Rus Devrimi'nden sonra küfür ve hakaret içeren dile karşı mücadelenin nasıl yürütüldüğünü anlatır. Toplumu devrimcileştirme görevine yeni başlamış, son derece geri kalmış bir ülkede, “dil felsefesi” teriminin henüz var olmadığı bir dönemde, “Paris Komünü” adı verilen bir ayakkabı fabrikasının işçileri, genel bir kurulda iş yerlerinde kötü dili ortadan kaldırmaya ve bu karara aykırı davranılması durumunda ceza uygulamaya karar verdiler. Troçki şöyle yazıyor:

“Nedir ki, devrim, her şeyden önce, kitleler içindeki insanın, kişiliği yok sanılan insanın uyanışıdır… Ufak ufak adımlarla bile olsa, karşılıklı saygıya dayanan yeni bir hayat nasıl kurulur, kendine karşı saygı, kadınların eşitliği, kadınların işçi arkadaş olarak kollanması: yeni hayat, mütegallibe ve kölelerin haykırışları ve küfürleriyle zehirlenmiş bir ortamda, hiç kimsenin sakınmadığı o sonu gelmeyen küfürler ortasında böyle bir yaşam nasıl yaratılır? ‘Ağzını bozanlar’ ile mücadele, entelektüel hayatın bir şartıdır, pislik ve haşarata karşı mücadele nasıl sağlık kültürünün bir şartı ise tıpkı öyle!”

Bu mücadele ne doğrusal ne de kolay değildir, çünkü bilinç çelişkili bir şekilde gelişir. Troçki'nin aynı metinde belirttiği gibi:

“Adam aklı başında, kendi davasına adanmış bir komünist olduğu halde kadın onun için sadece bir “dişi”, asla ciddiye alınmayacak bir yaratık oluyor. Veya her yönüyle güvendiğimiz bir komünist, milli konuları tartışırken, ağızdan ipe sapa gelmeyen reaksiyoner kavramlar geveliyor. O bakımdan hatırlatmamız gerekir ki, insan bilinci bütün yönleriyle birlikte değişip aynı anda bu değişmeye paralel olarak gelişemiyor. Bu gelişme sürecinde belirli bir tutuculuk gösteriyor. İnsan psikolojisi, mahimiyet bakımından çok tutucudur. Hayatın gereklerinden ve etki gücünden doğan değişiklikler önce kendisini doğrudan doğruya ilgilendiren kesimleri etkileyebiliyor, öbür kesimleri çok sonra…”

Bu nedenle, yoldaşça ve insancıl bir kültür için mücadele, bir devrimden sonra basitçe sona erip bitmiş sayılmaz. Ancak devrim, böyle bir kültür için birleşik, ortak mücadelenin özgürce ve gerçekten kendi kaderini belirleyerek geliştirilebileceği koşulları yaratır. Bu, Rus Devrimi'nden sonra, kadın devrimcilerin tüm ülkeye gönderilip kitlesel eğitim programları ve örgütlenme çabalarını teşvik etmesiyle aktif olarak desteklendi. Bu Zhenotdel hareketi daha sonra 1930'da Stalin tarafından kapatıldı. Troçki, kadın devrimcilerin rolü hakkında, muhafazakarlığı ve eski önyargıları kıran sosyalist bir toplumun elinde ahlaki bir koçbaşı olmaları gerektiğini söyler.

“Ama burada pek karmaşık bir mesele var ki yalnız okullarda ve kitaplarda öğrenilecek cinsten değil: Çelişkilerin ve psikolojik tutarsızlıkların kökleri, aslında halkın içinde yaşadığı şartlara özgü karışıklık ve örgüt bozukluğunda yatmaktadır. Psikolojiyi belirleyen de hayatın kendisidir eninde sonunda: Psikolojinin hayata bağımlı oluşu salt mekanik ve otomatik cinsten değildir. Tam tersine bilinçli eyleme götürücüdür ve hayat böyle eylemlerden oluşur. Sonuç olarak meseleye değişik yollarla yaklaşmak gerekiyor. ‘Paris Komünü’ fabrikasındaki bu uygulama bunun bir örneğidir. Dileyelim ki hepsi başarılı olsun!”

Günümüzdeki yönetim onaylı, göstermelik LGBT kampanyaları ile, kendi çalışma koşulları üzerinde tam kontrol sahibi olan ve dil kültürünü de belirleyen “Paris Komünü” ayakkabı fabrikası işçilerinin yürüttüğü kampanya arasında büyük bir uçurum var. Bu iki kampanyadan hangisinin daha derin kök salıp daha etkili olacağını tahmin etmek zor değil.

İnsancıl bir kültür ve dil oluşturma amacı anlaşılabilir ve doğrudur, ancak gerçek sosyal eşitsizliği ele almadan yeni bir eşitlik dili yaratma siyasi yönelimi tehlikeli bir yanılsama ve sonuçta bir çıkmazdır. Gerçekten insancıl ve özgür bir kültür, işçi sınıfının ortak kurtuluş mücadelesinden doğacak, bilincimizi şekillendirecek, nesiller boyu süregelen önyargıları kıracak ve günümüzdeki canavarca ayrımcılığı, ırkçılığı, cinsiyetçiliği, şiddeti ve kadınların ve azınlıkların aşağılanmasını tarihin çöplüğüne atacaktır.

Son olarak: kendimize Kuir-Marksist demeli miyiz?

Yukarıda açıkladıklarımız, dünyanın gerçekte ne olduğunu, onu nasıl (veya değiştirip değiştiremeyeceğimizi) anlamaktan ve bundan kaynaklanan pratik sonuçlardan yola çıkarak, Kuir Teori ve Marksizmin uzlaşmaz teoriler olduğunu göstermiştir. Yine de, defalarca, bunları birleştirmeye ve karşılıklı olarak uyumluymuş gibi göstermeye yönelik girişimlerde bulunulmaktadır.

Bu çabalar nadiren, Marksizm etiketini kullanarak kendilerine bir dereceye kadar radikal güvenilirlik kazandırmaya yönelik beceriksiz bir girişimden öteye geçmezken, bu süreçte özünü tamamen çarpıtmaktadır. Bununla birlikte, şüphesiz dürüst niyetlerle, "Kuir Marksizm" etiketini benimsememiz gerektiğini savunan bazı solcular da vardır.

Bu kişilerin en sık dile getirdiği argüman, Marksizmde "eksik bir şey" olduğu, yani cinselliklerin özel baskısını anlayamadığıdır. Bu makaleden de anlaşılacağı üzere, bu iddialara karşı yeterli argümanlar sunmuş bulunmaktayız.

queer liberationKuir Teori ve Marksizm'i uzlaştırma girişimleri kaçınılmaz olarak çarpıtmalara yol açar / Resim: FULBERT

Ancak, bir diğer popüler argüman da taktiklerle ilgilidir ve aşağı yukarı şöyle özetlenebilir: Sağlam, Marksist bir temele dayanmak gerekir, ancak Marksizmi her kimlikten insana daha çekici kılmak ve kötü şöhreti nedeniyle, kendini "Kuir Marksist" olarak adlandırmak, kapsayıcılığın açık bir sinyalini verebilir. Ve hemen işe yaramazsa ne zararı olabilir ki? Faydası olmazsa zararı da olmaz, diye düşünülür.

Bu düşünce biçiminin nispeten kapsamlı bir gösterimi, Holly Lewis'in "Herkesin Siyaseti" (2016) adlı kitabında sunulmaktadır. Bu nedenle burada da kısaca ele alacağız.

Kitabında Lewis, oldukça bilinçli bir şekilde, dünyayı değiştirmek için işçi sınıfına yönelik yönelimi de içeren "Marx'ın materyalizminin eski, modası geçmiş yaklaşımına" atıfta bulunur. (Lewis, s. 91.) Kitabını, Marksizmi kuir ve feminist aktivistler için cazip hale getirmek ve Marksistleri de feminist, kuir ve trans siyasetleri ve kökenleriyle tanıştırmak amacıyla yazmıştır. (Lewis, s. 14)

Yüzeysel olarak bakıldığında, Kuir Marksizm bazılarına Kuir bireyleri Marksizme kazandırmanın ve onları kapitalizme karşı mücadeleye entegre etmenin iyi bir yolu gibi görünebilir. Ancak "Kuir Marksizm"e ihtiyacımız olduğunu söylemek, kaçınılmaz olarak onu "Klasik Marksizm"den ayırma yoluna götürür; bu da tam olarak neden bir "Kuir Marksizm"e ihtiyaç duyulduğunu haklı çıkarmak içindir. Bu, ikisi arasında bir çatlak yaratır ve yabancı sınıfların fikirlerinin ve ideolojik tavizlerin sızmasına olanak tanır.

Holly Lewis, kitabın üçte birinde Marksizmin temelini anlatmaya çalıştıktan sonra tam olarak bu noktaya varır. Feminist bir Kuir Marksist olarak, cinsiyet ve toplumsal cinsiyetin materyalist, Marksist analizine uluslararası kuir, trans ve interseks bakış açılarını dahil etmek istiyor. (s. 107)

Peki, ona göre bu özel bakış açıları, "sıkıcı derecede normal" Marksizmden daha iyi bir şekilde baskının belirli biçimlerini açıklayabilir mi? Burada, Marx ve Engels'in kendi zamanlarının çocukları oldukları ve bu nedenle elbette cinsiyetçi oldukları, hatta Engels'in Marx'tan biraz daha cinsiyetçi olduğu gibi eski argümanların hepsi ele alınıyor. Ardından, revizyonistlerin sık sık yaptığı gibi, Marx ve Engels arasında sözde bir çelişki kuruyor; Engels'in kadınların baskısının doğasını doğru bir şekilde kavrayamadığı, ancak Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni adlı kitabının bunu doğruladığı iddia ediliyor. Ailenin kapitalizmdeki rolüne dair Marksist anlayışı reddediyor ve Marksizmin temellerini, tarihsel materyalist analizi de dahil olmak üzere, yavaş yavaş baltalıyor. Cinsiyet sorusuna gelince, sonunda cinsiyetlerin (varlığı veya yokluğu) iddiasına dair belirsiz ve muğlak formülasyonlara ulaşıyor.

Ancak bu bulanık felsefik temelde bile Kuir Teorinin herhangi bir yönünü olumlu bir şekilde kullanması neredeyse imkansız. Ama tutunacak bir şey buluyor: cinsiyet rollerinin tekrarlayan eylemler yoluyla içselleştirildiğini öne süren performans kavramı.

“Materyalist analizle bağdaştırılamamaktan uzak, Butler’ın müdahelesi Field’ın sosyal ilişkilerden çıkan aksiyonlar tekrarı ideolojisiyle iyi birleşir, ancak devamlı alışkanlık, deneyim ve toplumun verdiği organizasyonel mantıktan dolayı aksiyonlar normalize edilmeye devam eder.” (Lewis, s. 199)

Böylece Marksizm ve Kuir Teori, birbirini dışlayan ve farklı sınıf çıkarlarına hizmet eden kavramlar olarak değil, barış içinde bir arada var olan, tekil parçalarını ödünç alıp rastgele bir araya getirebilen kavramlar olarak sunuluyor.

Burada açık olmamız gerekiyor. Marksizm, doğadan türetilen bir dizi yasaya dayanır ve bu nedenle, doğa hakkında ne kadar çok bilimsel bilgiye sahip olursak, bu genel yasaları o kadar çok geliştirebiliriz. Analizlerimizi sürekli olarak gerçekliğe karşı test etmek ve gerekirse uyarlamak, ayrıca yeni olguları derinlemesine ve kapsamlı bir şekilde incelemek gereklidir. Ancak bu, burjuva ideolojilerine teslim olmaktan ve idealizmle uzlaşmaktan tamamen farklıdır.

Lewis'in en büyük hatası, ideolojilerin ritüeller ve performanslar yoluyla insanların zihinlerinde pekiştiğini (ki bu doğru, ancak sıradan bir gözlemdir) açıklamak değil, bu ayrıntıdan yola çıkarak Kuir Teoriyi kabul edilebilir bir "müttefik" gibi göstermesidir. Sonuç olarak, meselenin özü, burjuva ideolojilerinin işçi sınıfı üzerindeki sonuçlarını ve bu ideolojileri işçi sınıfı hareketi ve örgütleri içinde benimseyen bürokrat liderlerin ve entelektüellerin rolünü anlamamasıdır.

Egemen sınıfın, işçi hareketinin liderliğini yozlaştırmanın ve hareket içindeki (küçük) burjuva ideolojilerini savunan ve yayan bireyleri desteklemenin birçok yolu vardır. Devlet ve devlet aygıtında dağıtılacak işler, sermaye ve emek arasında sözde "sosyal ortaklık" vardır. Bu ortaklık aracılığıyla sendikaların ve işçi partilerinin bürokratları burjuvaziyle göz göze gelir. Onlar için işçi sınıfının çıkarlarını savunmak yerine, işçiler kendi bürokratik pozisyonlarını savunmak için hareket ettirilebilen piyonlardır. Pazarlık güçlerini artırmak için işçi mücadelelerini musluk suyu gibi açıp kapatmak isterler. Feminist ideolojiler gibi, sınıf mücadelesinden dikkati uzaklaştıran ancak “sol bir imaj” taşıyan küçük burjuva ideolojileri, kendi çıkarlarına hizmet ettikleri için bürokratlar tarafından coşkuyla benimsenmektedir. Üniversitelerdeki entelektüeller, fonlarını, pozisyonlarını ve araştırma kurumlarını savunurken, uygulamalarını haklı çıkarmak ve bilerek ya da bilmeyerek, cevap arayan aktivistlerin gözüne kum atmak için bu ideolojileri geliştirirler.

Özetle, Lewis, Kuir Teori ve şürekasının gerçekten de gerici bir şekilde kullanılabileceğini ve ekonomik olarak güvencesiz küçük burjuvazinin bir ifadesi olduğunu kabul eder. Ancak, bu ideolojilerin sosyal hareketler içindeki somut rolü hakkında sessiz kalır. Böylece, reformculuk ve bürokrasi için sol bir örtü görevi görür. Bu durum, örneğin İkinci Enternasyonal'in ihaneti gibi somut, tarihi olaylar hakkında yazdığı her seferinde açıkça ortaya çıkar.

1914'te, o dönemde İkinci Enternasyonal çatısı altında birleşmiş olan Avrupa'daki işçi partilerinin çoğu, kendi ulusal parlamentolarında Birinci Dünya Savaşı için savaş kredilerinin verilmesi lehine oy kullandı. Böylece kapitalistlerin çıkarları doğrultusunda emperyalist bir savaşı onayladılar. Lenin ve Rosa Luxemburg da dahil olmak üzere yalnızca bir avuç devrimci bu şovenizm dalgasına direndi. Lewis, sosyal demokrat liderliğin bu tarihi ihanetini nasıl açıklıyor?

Ona göre, sosyal demokrat partilerin temsilcileri I. Dünya Savaşı'na razı oldular ve ulusal şovenizme boyun eğdiler çünkü Eduard Bernstein ve Karl Kautsky, Erfurt Programı gibi yazılarında Karl Marx'ın fikirlerinin yüzeysel bir anlayışını yaygınlaştırmışlardı. "Bu çarpıtmalar nihayetinde İkinci Enternasyonal üyelerinin sosyalist partilerin I. Dünya Savaşı'nda kendi uluslarını desteklemesi yönünde oy kullanmalarına yol açtı." (Lewis, s. 63).

Ancak bu tasvir, Marksizmin çarpıtmalarının o dönemde ortaya çıktığı bağlamı göz ardı ettiği için gerçeği tersine çeviriyor. I. Dünya Savaşı'ndan önce, bir bürokrat tabakası parlamenter olarak oldukça rahat yaşamlarına alışmış ve uzun bir ekonomik refah dönemi karşısında devrimin gereksiz olduğunu ilan etmişti. Onların ihaneti, Kapital'in "saf" öğretilerinin basit bir yanlış anlaşılması, eşit zeminde sadece ideolojik bir savaş değil, işçi partileri içindeki bürokratik bir tabakanın, "kendi" ulusal kapitalistlerine karşı devrimci savaş da dahil olmak üzere sert sınıf çatışmasına kıyasla rahat pozisyonlarını tercih etmesinin bir ifadesiydi. Sonuç sadece ideolojik bir sapma değil, savaşta işçilerin kitlesel katliamına somut destek ve savaştan sonraki yıllarda Almanya, Avusturya, Macaristan ve benzeri birçok devrimci hareketin ihaneti oldu. İşte uluslararası sosyalizm mücadelesini kazanma fırsatı, ki bu fırsat ellerinin altındaydı, kan içinde boğuldu ve nihayetinde Avrupa'da faşizmin yükselişine yol açtı.

Lewis'in 1980'ler ve 1990'lardaki ABD'deki sendikalar hakkındaki açıklaması da aynı yönde ilerliyor ve hareket içindeki bürokrasinin olumsuz rolünü örtbas ediyor. Geleneksel örgütlerin neden az sayıda “kuir ve trans bireyi” örgütlediğini anlatmaya çalışırken şöyle yazıyor:

“Ancak başarısızlık, sendikaların ve örgütlerin politikalarında veya alışkanlıklarında değil, işçi ve sosyalist örgütlerin neoliberalizm altında işçi sınıfı üzerindeki etkilerinin giderek azalmasında olabilir. İronik bir şekilde, işçi sınıfından eşcinsel ve trans bireyler, işçi sınıfının zayıflayan iktidar yapılarını güçlendirerek işçi sınıfı politikalarını dönüştürebilirler.” (s. 165.)

Ve:

“İşlerin yurt dışına taşınması, 1980'ler ve 1990'lar boyunca sendika üyeliğinde sürekli bir düşüşe yol açmıştı… Amerikan iş sendikalarının tüm yetersizliklerine rağmen, neoliberalizme meydan okuyabilecek güçlü bir uluslararası işçi hareketine ihtiyaç duyulacaktı.” (s. 208-9.)

Peki, ona göre sendika üyeliğindeki düşüşün nedenleri neler? Ona göre bu, sendikaları dış kaynak kullanımı tehditleriyle baskı altına alan “neoliberalizm” yüzünden oldu. Verdiği ikinci ciddi neden ise uluslararası sendika hareketinin zayıflığı. Ancak bu faktörlerden sonra sendikaların iş dünyası yanlısı bir duruş sergilemesinin de bir şekilde önemli olduğunu düşünüyor.

Bu tasvir aslında o dönemdeki herhangi bir mücadelenin baştan beri boşuna olduğunu savunuyor. Ayrıca, patronlar ve hükümet tarafından gerçekleştirilen bir dizi büyük saldırıyı sessizce izleyen sağcı sendika bürokrasisinin rolünü de örtüyor. Örneğin, Başkan Reagan 1981'de hava trafik kontrolörlerinin PATCO grevini askeri grev kırıcılar kullanarak skandal bir şekilde kırdığında ve ardından 19.000 işçinin bu sektörde bir daha asla çalışmasını yasakladığında, AFL-CIO liderleri PATCO işçilerini savunmak için dayanışma grevleri düzenlemeyi bile düşünmediler. 1995 yılında AFL-CIO liderliği uluslararası departmanını kapatıp yerine, bütçesinin %90'ını devletten alan ve örneğin 2002'de Venezuela Devlet Başkanı Hugo Chavez'e karşı yapılan darbeyi destekleyen bir "dayanışma merkezi" kurdu. Böylece uluslararası işçi hareketinin içinde bulunduğu kötü duruma doğrudan katkıda bulundular! İşçi hakları kampanyaları düzenlemekten çok, Demokratların parti mekanizmasını finanse etmek için sendika parası kullanıldı. Liste uzayıp gidiyor. Bu, bürokrasinin özel rolünü göz ardı eden herhangi bir argüman çizgisinin kaçınılmaz olarak hain tutumlarını örtbas ettiğini açıkça gösteriyor.

Gerçek hareketlerin ve liderliklerinin nasıl ilerlediğini ve (küçük) burjuva ideolojilerinin hareket içindeki karşı devrimci çıkarların eline nasıl geçtiğini anlamamak, "Kuir Teori mi Marksizm mi?" sorusunun iki eşit derecede geçerli fikir arasında adil bir rekabet olduğu yanılgısına yol açar.

Ancak kapitalistler yalnızca azınlıklara ve toplumun ezilen kesimlerine değil, devrimcilere de baskı uygularlar. Sendikalarda eleştirel temsilciler tecrit edilir, kitlesel işçi partilerinde Marksistler karalanır veya ihraç edilir ve iş piyasasında herhangi bir devrimci örgütün üyesi olmak genellikle en iyi referans olarak kabul edilmez.

Zaferle sonuçlanan devrimler gerçekleştirmek istiyorsak, Marksizmin fikirlerini kararlı bir şekilde savunmak hayati önem taşır; aksi takdirde yenilgiyle karşılaşırız. Bununla birlikte, egemen sınıfın ve onların uşaklarının bunu her zaman olabildiğince zorlaştırmaya çalışacaklarını hesaba katmalıyız. Marksizm'i yeni veya moda fikirler adına devrimci içeriğinden arındırmaya çalışan akademisyenler, "zararsız fikirler" gibi görünen şeyleri benimseyerek doğrudan egemen sınıfın çıkarlarına hizmet etmekle kalmaz. Bunlar aynı zamanda temelde küçük burjuva zihniyetine sahiptirler; örneğin, kadınların ezilmesinin toplumun sınıflara bölünmesinden kaynaklandığını görmek yerine, erkeklerin tamamını kadınların ezilmesinden sorumlu tutan feminizm gibi. Sendikaların ve işçi partilerinin reformcu liderleri, iç toplantılarda radikal konuşmalar yapma becerilerini mükemmelleştirmiş olsalar da, toplumun genelinde sermayenin en sadık destekçileri olarak görev yapmaktadırlar.

Birleşik mücadele, işçi sınıfının sahip olduğu ve bizi özgürleştirebilecek en önemli silahtır. Marksizm bu birliği sonuna kadar tutarlı bir şekilde savunur. Bu nedenle Marksizm, etnik kökenleri, cinsiyetleri, kimlikleri, dinleri vb. ne olursa olsun, tüm insanların egemen sınıfa, kapitalist sisteme ve onunla birlikte gelen her türlü baskıya karşı mücadeleye dahil edilmesi için mücadele eder. Ne kadar "modern" veya radikal görünürse görünsün, bu mücadeleyi engelleyen, yavaşlatan veya imkansız hale getiren herhangi bir ideolojiyi reddediyoruz. Buna Kuir Teori de dahildir. Marksizmin Kuir veya Feminist eklemelerle sözde "iyileştirilmesi", Marksizmin ideolojik olarak zayıflaması anlamına gelir. Bu zayıflama, farklı kimliklere ve cinsel yönelimlere sahip insanları hareketimize kazandırmaya hizmet etmez. Aksine, (küçük) burjuva kariyercilerinin, işçi hareketini ve örgütlerini kendi kişisel çıkarlarını ilerletmek için kullanırken, radikal bir pozisyon gibi görünen şeyin arkasına saklanmalarının bir aracı olarak kullanılır. Bu nedenle, Marksizm ve Kuir Teori arasındaki ayrım çizgisini bulanıklaştırmak, insanlığın her türlü sömürü ve baskıdan kurtuluşu için verdiğimiz mücadelede bir engeldir.

Ancak burjuvaziyle her düzeyde (hem ideolojik olarak hem de devlet parası ve ondan kaynaklanan makamlar aracılığıyla sınıf işbirliği ve yolsuzluk pratiği açısından) bağımızı koparırsak, kapitalizmi devirebilir ve kaderimizi kendi ellerimize alabiliriz. Tüm anti-kapitalistleri bu mücadeleye katılmaya davet ediyoruz.


Kaynaklar

Beauvoir, Simone de (1949/2011): The Second Sex. Vintage Books, New York.

Butler, Judith (1990/1999): Gender Trouble: Feminism and the Subversion of Identity. Routledge, New York.

Butler, Judith (1997): Merely Cultural.

Engels, Friedrich: Ludwig Feuerbach and the End of Classical German Philosophy.

Engels, Friedrich: Dialectics of Nature.

Foucault, Michel (1978): The History of Sexuality Volume I. Pantheon Books, New York.

Foucault, Michel (1982): Vorlesungen zur Analyse der Machtmechanismen 1978, in: Der Staub und die Wolke. Verlag Impuls, Bremen.

Foucault, Michel (1981): Remarks on Marx. Conversations with Duccio Trombadori, Semiotext(e).

Fraser, Nancy (1997): Heterosexism, Misrecognition, and Capitalism: A Response to Judith Butler, in: Social Text No. 52/53, Queer Transexions of Race, Nation, and Gender.

Haug, Franziska (2018): Queerfeministische Solidarität zwischen Kollektivität und Identität [queer-feminist solidarity between collectivity and identity], in: Zeitschrift für Kultur- und Kollektivwissenschaft, 2018, Vol.4(1).

Heyes, Cressida J. (2003): Feminist Solidarity after Queer Theory: The Case of Transgender, in: Journal of Women in Culture and Society, Vol. 28/4.

Jagose, Annamarie (2001): Queer Theory: Eine Einführung. Querverlag GmbH, Berlin. (German version).

Kosofsky Sedgwick, Eve (1990): Epistemology of the Closet. University of California Press, Berkeley and Los Angeles.

Lenin: Materialism and Empirio-criticism. Collected Works Vol. 14, Progress Publishers, Moscow.

Lenin: On the Question of Dialectics. Collected Works Vol. 38, Progress Publishers, Moscow.

Lewis, Holly (2016): The Politics of Everybody: Feminism, Queer Theory and Marxism at the Intersection. ZED Books, London.

Rubin, Gayle S. (1984): Thinking Sex: Notes for a Radical Theory of the Politics of Sexuality.

Trotsky, Leon (1923): The Struggle for Cultured Speech.

Weedon, Chris (1991): Wissen und Erfahrung: feministische Praxis und poststrukturalistische Theorie. efef Verlag, Zürich.


[1] Zorunlu heteroseksüellik, Kuir Teoride sıklıkla kullanılan bir terimdir. 1980'de ortaya atılan bu terim, heteroseksüelliğin ırkçılığa benzer şekilde, sosyal olarak inşa edilmiş bir kurum olduğunu savunur.

[2] “Genç entelektüeller olarak birçoğumuz için Nietzsche veya Bataille'e ilgi duymak, Marksizm veya komünizmden uzaklaşmanın bir yolu değildi. Aksine, elbette komünizmden bekleyebileceğimizi düşündüğümüz şeye giden neredeyse tek yoldu... Bu nedenle, Marx'ı çok iyi tanımadan, Hegelciliği reddederek ve varoluşçuluğun sınırlamalarından memnun kalmayarak, Fransız Komünist Partisi'ne katılmaya karar verdim.” Michel Foucault (1981): Marx Üzerine Notlar. Duccio Trombadori ile Sohbetler. Semiotext(e), s. 50-51

Join us

If you want more information about joining the RCI, fill in this form. We will get back to you as soon as possible.